7 Ağustos 2011 Pazar

Anlamsızlık Satışı

bunu satın alan insan var.

<10 IQ'ya hitap eden ürünlerimiz sitemize eklenmiştir.

17 Haziran 2011 Cuma

Mecidiyeköy-Taksim Hattı

Otobüs sabaha karşı 04:00'de Taksim'den kalkıyordu. Erkendi. Vakit boldu. Mecidiyeköy'den Taksim'e yürümeye karar verdim (Aslında 01:30'da kalkıyordu ama yürüyerek gittiğim için otobüsü kaçırdım ve mal mal Taksim'de gezindim, ortaya bunu mini gezinti yazısı çıktı).


İşte Mecidiyeköy köpek imparatorluğunun protagonisti "Low Polygon Köpek". Gerçekten de aksiyonu bol Mecidiyeköy'de Tanrı optimizasyona ihtiyaç duymuş ve bu harika yaratığı mümkün olduğunca az poligonla dünyaya getirmiş. 3 adet içiçe geçmiş dikdörtgen prizmadan oluşuyor. Az poligon sayesinde en karmaşık sahnelerde bile takılmadan hareket edebiliyor. Çok uzun süredir burada, en azından 20 yaşında olduğunu tahmin ediyorum. Güzel bir hayvan lovpoligonköpek... Sevilebilitesi yüksek.


4 senedir bu etapta bu saatte ilk yürüyüşüm. Trans nüfusunda bir değişiklik yok. AKP iktidarında her şey eskisi gibi devam ediyor. Yalnız Şişli civarındaki trans kardeşler askerlik arkadaşlarımı andırırken Elmadağ'dan itibaren Jenna Jameson estetiğine doğru güzellik grafiği yukarı tırmanıyor. Yukarıda en sevdiğim Sega Dreamcast oyunlarından biri "Space Channel 5"dan fırlamış bir kardeşi görüyorsunuz ya da göremiyorsunuz. Kamera ancak bu kadar çekebiliyor. Çekmemesi daha iyi tabi (to serve and guard the innocent)


Bu İstiklal caddesinden Selanik'te paralel olarak beş tane var. Hiçbiri bu kadar kalabalık değil. 50 metrede bir kiosklarıyla olsun, şahane kitapevleriyle, ucuz ferah kafeleriyle olsun Beyoğlu'na beş çeker. Kalabalığından, unutmak istediğim bazı anılardan dolayı burayı sevemiyor, insanlar neden buraya mahkum anlayamıyorum. Anca bu saatlerde tenhalaşınca biraz çekilir oluyor...



Güzel bir İş Bankası reklamı olur bu foto: "Paranız bizdeyken istediğiniz her yerde huzurla uyuyabilirsiniz"

13 Mayıs 2011 Cuma

Starcraft 2

alexis texas gülben ergenAlexis Texas, Gülben Ergen, Video, Porno gibi search query'leri ile gelen arkadaş, burada sana ekmek yok ama enteresan bir anı yazısı olduğuna inanıyorum. Takıl işte....

Southpark'ta Cartman yeni Nintendo çıkana kadar sabredemeyince zaman makinesiyle geleceğe gidiyordu. Ben de baktım SC2 çıkacak gibi değil 15 ayda anca çıkar herhalde diye askere gideyim bari dedim. Hafta sonu çarşı izinlerinde kağnı gibi makinalarda sc sitesinin başında çıkan bombastik videonun yüklenmesini bekledim carcarcar. yeni unit'lerin özelliklerini okudum, hatmettim. Araç patlama videolarını defalarca seyrettim. akşam olup bölüğe döndüğümde ise bambaşka bir dünya beni bekliyordu. Sibirya steplerini aratmayan dımdımlaztırrak Mamak tepelerinde kıçım donaraktan mıntıka temizliği yaparken, çer çöp, dal parçası, sigara izmariti vs. toplarken yavaş yavaş geçirdiğim değişimin farkında değildim. Sonradan boyutu anlaşılacak devasa bir trajedinin figüranı olacağımı nereden bilebilirdim. SCV'ye dönüşmüş bir Gregor Samsa'ydım artık. Yok firebat'e dönüşen Mr. Jekyll Doktor Hyde idim. Ya neydi bu değişenler işte onlardan biriydim. Bir emir geliyor ve saçma sapan işler için oradan oraya anlamsızca koşuşturuyorsun. Emri sorgulamıyorsun, neden yaptığını düşünmüyorsun. komutan birşey dediğinde "emret gonutanınm!" yerine "esssvii gottu go sör" dememek için kendimi zor tutuyordum. Çekmeden bilinemez bir çileymiş.

Neyse askerlik bitti. SC2 çıkmadı bir sene daha bekledim. Sonra grafik kartı istiyormuş yeni grafik kartı aldım sırf. Detay sağ olsun beta key verdi yükledim. Oyun başladı. SCV'leri seçtim ve minerallere yolladım. Çocuklar melim melim "essivi gottugo sör!" derken içimi bir burukluk kapladı. Askerlik anılarım depreşti... Dedim napıyorum ya sittiret simdi askerliği falan drama yapma pezevenk senelerdir bekliyorsun tadını çıkar.

Açtım bir online. Paso rush yiyip durdum. Bir rush, iki rush, beş rush ne oluyor derken şevkim kırıldı. Ben ki Broodwar'un RZR rip'ini 33.6 modemle çekmişim, arkadaşlarıma dağıtmışım, network partilerinde üçe tek başıma ellerine vermişim yediremedim kendime. Vektör çıkmış mertlik bozulmuş. Daha sonra arkadaşlarla attığımız multi'ler de çok tat vermedi. Belki beklentiyi çok büyük tuttum ya da karta kaçıp yavaşladım bilmiyorum.

Modellemeler ve fizikler inanılmaz iyi ama grafikler özellikle şu karanlık ay ışıklı haritaki yer karoları orantısız şekilde büyük ve sanki public domain texture cd'sinden mimarların kullandığı aşınmış taş dokuları gibi özensiz. Şehirli haritalarda stock sound'lardan aşina 1960 model bir buick korna sesi geliyor (şaka mı?). Blizzard'a yakıştıramadım. Yani 12 sene sonra state of the art bir iş bekliyorsun. Nerede Company of Heroes'daki işçilik nerede bundaki çevre düzenlemesi, otlar ağaçlar iğreti duruyor. Her ırkı çok farklı tarzlara sahip ekipler yapmış sanki, genel görüntüde bir tutarlılık yok. bir adam oturur 3 ırkı çizer bir genel bir bütünlük olur bunda yok. Kolaj gibi duruyor. Bir sanat yönetimi problemi var. Zerg'ler mükemmel. Protoss'ların eski görkeminden eser yok. carrier'lar uçan balondan çıkan sinek bulutu gibi, Terran'larda araçların büyüklüğü hissedilmiyor, Lego oyuncak gibi duruyorlar.

Neyse oynanabilirlik kötüleşmişken bunlardan bahsetmek yersiz. Bir ara yine kurup bakarım belki ama son baktığımda buddy'ler haftalardır online olmamış gözüküyordu. Ama sinematikler efsaneydi. 2020'deki Starcraft 3'de buluşmak üzere.

11 Mayıs 2008 Pazar

EasyWords

Zabıtalar, zabıtaseverler,

Yabancı dilde kelime ezberleme olayına girmek isteyenler için bir yazılım geliştirdiğimi buradan milyarlar duysun isterim.

http://easywords.glowingeyes.net adresinde ikamet ettiği doğrudur.

26 Şubat 2008 Salı

Dünyayı çözümseyen anket sonuçlandı

Noter eşliğinde yaptığımız devasa çaplı minik anket sonuçlandı. İçinde bulunduğumuz dönemde insanların dünyayı algılama biçimine odaklanmış olan anketten elde edeceğimiz sonuç bizi hiçbir yere götürmeyecekti. Zaten öyle de oldu. Fakat neticede bir anket daha sonuçlandı ve belli belirsiz bir tatmin yaşandı.

44.000 kişinin katıldığı (yazıyla 44) anketimizde katılımcılara şunu sorduk: "Şu ara dünyayı nasıl buluyorsunuz?" Anket bittiğinde elimizdeki sonuçlar gerçekten şoşaltıcı bir tablo önümüze koydu.

Sıkıcı (4%)
Yetersiz (4%)
İdrak edemiyorum (27%)
Neşe veriyor (0%)
Bıraktığım yerde duruyor (13%)
Bi terslik var gibi... (22%)
Cinnetim yakındır! (22%)
Her şey çok güzel bence (4%)

"Cinnetim yakındır!" ve "Bi terslik var gibi..." seçenekleri anketimizde ikinciliği paylaştı. Sonuçlara bakıldığında gidişatta bir gariplik olduğunu henüz fark edenler -ki bunlar bir sorunun var olduğunu kendi başlarına idrak etmiş fakat bir başına olmanın çaresizliğiyle birilerini ve bizzat kendilerini uyandırmak için bir çağrı yapıyormuş gibi duran "bir terslik var gibi..." seçeneğini işaretleyenler- genelde 24-27 yaşları arasında. Tahammülsüzlük için güzel bir yaş aralığı.

"cinnetim yakındır" seçeneğini işaretleyen katılımcılar ise idrak, itiraf aşamalarını geçmiş olsa da toplu gayretlerden ümidini kesmiş bireysel olarak bir patlama yapabileceğini, hani duruma göre insan kellesi bile uçurabileceğini ve bundan sorumlu olmayacağını ifade ederek birilerini korkutup hareketlendirmek isteyenlerden ve olayların kendisini delirtmesinden endişe eden yetkililerden oluşuyor.

Dünyanın şu anki halinin neşe verdiği insan sayısı anketimize göre sıfır. Yani 7,5 milyarda 0. Kısaca dünya mutsuz. Dünyayı sıkıcı bulanların ve yetersiz bulan James Bond'ların oranı da yüzde dört. Anlaşılan o ki dünya hiç kimseye istediğini vermiyor. Buna rağmen hali hazırda taze bir aşk yaşayanlar da yüzde dörtlük bir orana sahip zira onlar "her şey çok güzel bence" seçeneğini işaretlemişler. Bir insanın bu kadar kör olabilmesinin nedeni sadece henüz aşık olmuş ve aşık olduğu insanla o dakikalarda birlikte olmasıdır muhtemelen.

Anket neticesinde görüldüğü üzere 70 trilyonluk Türkiye'nin ciddi bir sorunu var: Dünyayı idrak edememek. Dünyanın hal ve gidişatı insanların duyarlılık eşiğini aşmış durumda ve dolayısıyla olaylar, insanlar ve dünya düşünülüp tartılmadan belleğin ardiyelerine gömülüyor. Sanılsandığı kadarıyla her ne kadar idrak yolları tıkanmış olsa da kişiler en azından dünyayı idrak edemediklerini idrak etmiş gibi görülüyorlar. Bir başlangıç... Bu aşamada dünyanın anlaşılamaz hale gelmesinin var ettiği taşınamaz yükün yarattığı patlama oy vermek biçiminde tezahür ediyor. İdraktan sonraki çözüm yolunun ilk adımı olan itiraf sözle, yazıyla, eylemlerle, toplu halde veya küresel ekonominin dinamiklerini dinamitleyerek yapılmıyor. Aksine son derece kolay bir şekilde açığa vuruluyor. Anket tıklamak. İşte bunu yaptık. Ama en azından bir haşlangaç demiştim. O iyi.

Neticeye gelecek olursak miyadını doldurmak üzere olan dünyanın gelecek endişesi olan her insanı bunalımlara sürüklediğini artık biliyoruz. Sadece aşık olan ve anda olan insanlar dünya ile mutlu olabiliyorlar. Bu noktada tek gerçek aşk diyebiliriz ya da şöyle yorumlayabiliriz. Bilmek kahrolmaktır.

Öyleyse anketimize katılan tüm katılımcılara şu parçayla edâ edelim:

"Zaman akıp gider durulmadan
Ne sual ne cevap bulunmadan
Biz onun içinde bitip kahroluruz
Bize yaşamak yok yorulmadan

Bilirim hayatın güzelliğini
Bilirim sevenin ne çektiğini
Dertler bizim için, sevmek bizim için
İşte gel de yaşa kahrolmadan..."


10 Şubat 2008 Pazar

4-6 Nöbeti

Rüyamda sabah 04:00-06:00 nöbeti tutuyorum. Saate bakıp bakıp duruyorum zaman geçmek bilmiyor. Sonra nöbetçi geldi beni dürtüyor: "kardeş kalk 4-6 nöbetin var!". Ulan zaten nöbet tutuyorum nereye kaldırıyon mnagdmn. Arkadaşlar bu da böyle bir anımdı... sevgiler saygılar

Smyrna 2008

25 Ocak 2008 Cuma

Müslim gönüllere giren olsa olsa Yusuf İslam

Gayrı "ihtiyarı" öğrendiğim bir şey var. Medeniyetlar İttifakı. Zira ihtiyarlayınca bu tür şeyleri öğrenmek zorunda kalıyor insan niyeyse.

Şimdi kardeşim bu nedenle Türkiye, "Co-Sponsor" rolü üstlenmiş bir ülke olarak, Birleşmiş Milletler'in desteklediği ve katılım göstereceği bu Medeniyetler İttifakı ile ilgili çeşitli organizasyonlar tertip edecek. B

Bunların biri de 19 Mayıs. 19 Mayıs 2008 günü, -tam sayısını hatırlamıyorum- 200'den fazla milletten gençler Türkiye'de toplanacaklarmış. Tarihi bir mekânda büyük bir konser verilecek ve dünya gençleri bir araya gelecek. O gün tabii Türkiye vitrine çıkacak; "islam karşıtlığı"na karşı modernliğini gösterecek, Avrupa Birliği'ne, her milleti bir araya getirebilecek ve bir arada eğlendirebilecek kadar medeni olduğunu gösterip "bir daha düşün" diyecek, reklam yapacak falan işte ve o kadar farklı milletten genci gerçekten eğlendirecek. Hatta Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle bu şöyle olacak: "Avrupa, Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu'dan; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi; binlerce genç konserde aynı şarkıları söyleyecek." Ressam, yazar, müzisyen, film yapımcısı, kültür endüstrisinin liderleri hep bir arada olacak ve birçok ülkede canlı yayınlanacak gösteriler bilmemne ve tabii ki konser canlı yayınlanacak.

İyi, buraya kadar güzel. Harika falan. Ama konserde "medeni Türkiye"yi temsil edecek, dünyaya gösterecek üstelik gençleri coşturacak isim biraz garip: Yusuf İslam.

AKP'yi bir yerde anlamak mümkün. Hani Bülent Ersoy'un ya da Pink Flamingos'tan da bildiğimiz Divine'ın travestiler için drag queen olması gibi kendi yolunun doğru olduğunu ispatlamaya çalışan ve hatta belki kafalarındaki dogmatik islamı her ülke/dünya vatandaşına zerk etmek isteyen AKP kurmayları için de doğru yolu bulmuş olan Yusuf İslam biçilmiş kaftandır, neticede o da birşeyden başka bir şeye dönüşmüş, bir çeşit drag queen'dir. Örnek gösterilebilir, kabul görmüştür, halinden memnun gibi görünmektedir. Refah tabanından gelme bir AKP müslümanı için Yusuf İslam bir dünya starıdır.


Burada önyargının, vizyonsuzluğun, dar kafalılığının resmini görmemek mümkün değil. Zira bir ideolojiye saplanmış bir insan için, o ideolojinin en starı evrenseldir. Söz konusu müzikse, o ideolojinin müziğini yapan en ünlü kişi dünyanın en önemli sanatçısıdır. Dinleyebileceği en üst düzey, en mest edici, en kaliteli müzik, onun yaptığıdır. Onu dinlerken evrensel bir müzik dinlediğine ve popüler olana sahip olduğuna inanır. Ötesi yanlış yolda olandır ve hiç bir zaman hayatının kesişmemesini istediği ötekidir.

Lakin Yusuf İslam bana hiçbir zaman medeniyeti çağrıştırmadığı gibi, eğlenmek için bir kere bile dinlediğimi hatırlamam, ki zaten ilahiyle eğlenen bir insan değilim. Hem sanırım Erdoğan veya Yusuf İslam'cılar da ilahilerle eğlenilmesini istemezler. Onu da şurdan tahmin ediyorum, bi keresinde radyoda müzik dinlerken bir ilahi çıktı. Baktım "Leylim Ley" türküsüne söz yazılmış, "Allah, illallah..." derken ilahi olmuş, eğlenmeye çalıştım dalgamı geçecektim babam kızdı, "İlahi ile dalga geçilmez" dedi.

Peki Yusuf İslam bu kadar dünya milletinden genci nasıl eğlendirip coşturacak? "Talaal Bedru Aleyna"yı bütün gençler hep bir ağızdan söyleyecek mi? Bu Yusuf İslam'a "Salavat"ı söyletin arkasına da bir "Salli ala Muhammed" bağlatıp, bu sözleri tekrar eden dünya gençlerini onlar çakmadan müslüman yapma çabası mıdır? Nedir?

İşte bunu düşünüyorum bu haberi duyduğumdan beri. "19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı"nda tüm dünyaya Atatürk'ü anarken, ulusal bir bayramı kutlarken ilahilerle seslenmenin nasıl bir şey olacağını merak ediyorum, garipsiyorum. Bunun bilinçsizce, akla gelen ilk ismi seçmekle geçiştirilebilecek bir şey olmadığını bilmeme rağmen kendi düşüncemle tartışıyorum: "Lan yoksa ben mi ırkıçıyım, ben mi islamofobik oldum çıktım" diye.

Yusuf İslam tercihiyle Türkiye'nin dünyaya söylediği bir yandan da şudur: "Medenileşmek, ilerlemek, her milleti kucaklamak istiyorsan Yusuf İslam'laş. Onun gibi batıya değil doğuya dön. Beni ifade eden medeniyet figürü bu, sakal, takke, ilahi..."

Biliyorum ki bunu, bunları kabul eden, seçen ve ses çıkarmayan garip Türk insanı, "O filmde Türk'leri nasıl göstermişler öyle ya develer geçiyor, sarıklı, sakallı adamlar falan..." diye hayıflanacak. Bunun ülkesini yansıtmadığını söyleyecek. Aslında gayet medeni bir ülkede yaşadığını düşünüyor olacak. Özellikle de medeniyetin bütün cihazlarını kullandığına inandırıldığı için (oysa yütub'dan başla diğer sansürlere hiç girmiyorum). Oysa maalesef o filmlerde görünce karşı çıktığımız ülkeden hiç bir farkımız yok. Apron'da deve keselim, dünyaya hacılarla ilahilerle seslenelim, cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın eşlerinin kafasınd garip şekilli örtüler hatta belki el bile sıkışmıyorlar , şablondan çıkmış mis gibi hacıyağı kokulu siyasi bıyıklar... Bundan fazlası değiliz aslında... Kendimi Yusuf İslam konseriyle birlikte, doğduğum, büyüdüğüm, ağladığım, anladığım bu ülkede azınlık olarak hissetmeye başlayacağım 19 Mayıs gününü sabırsızlıkla bekliyorum. Her neyse, en azından o gün, bana azınlık olmanın ne demek olduğunu öğretecek ve belki o zaman buraya bunu yazmaktan başka bir şey yapmam gerektiğini anlarım...