24 Mayıs 2007 Perşembe

Başkası Olmadan Kendin Ol (Yiyorsa)

"Bilir misen men seni çoh sevirem" dedi adam. Hayır; tahminlerinizin aksine bir Azerbaycan vatandaşı değildi bu adam. Okurken böyle anlamış olmanızı gayet doğal karşılıyorum tabii; ama siz de duysanız Azeri olmadığını anlardınız. Sadece Azeri taklidi yapmak isteyip başaramayan bir tipti. "Nasıl?" diye biraz da sertçe sorunca kadın, birden aslına döndü: "Şey yani arkadaş olarak demek istedim canım."

"Haa," dedi kadın "tamam o zaman."

__.oOo.__

"Biliyoy muşun" dedi, "ödevimi yetiştiyemiyoyum, öytmen yayın çok kısçak bana". Yine hayır; bu kişi de bir ilkokul öğrencisi falan değil. Zaten ilkokulda bile böyle konuşulmuyor. O yüzden belki de evet, anladınız. Eşşek kadar bir üniversite öğrencisi bir kız bu; arkadaşından yardım istiyor. O kadar eşşek kadar ki, erkeklerin çocuk gibi konuşan kızlardan nefret ettiğini fakat bununla beraber böyle konuşmanın her zaman işe yarayan bir taktik olduğunun da bilincinde. Sanırım sırf bir an evvel böyle konuşmayı kesmesi için teklif ettiği şeyin kabul edildiğini de anlamış durumda.

"Şey, yardım edebilirim istersen" dedi adam.

__.oOo.__

"Thank you very much" dedi adam. Artık tahmin ettiğiniz üzere bir İngiliz falan değil bu ipnetor. Normal bir Türk. Arkadaşından "Lan Lost'un son bölümünü getirsene bana yarın" diyerek istediği CD'yi aldığında söylüyor arkadaşına.


"Bitte şön", diyor arkadaşı.

__.oOo.__

Üç örneğin kahramanı da en çok kendileri olmaları gereken durumlarda bir başkasıymış gibi davranmayı tercih ediyorlar. Nedir bu, tam anladığımı söyleyemem. Gelebilecek olası tepkilere karşı bir savunma mekanizması mıdır nedir? Birinci örnekteki Azeri taklidi yapan gariban arkadaşımızda çok açık bu aslında. İkinci örnek kahramanın kadın olmasından kaynaklı olarak biraz daha çetrefilli. Ama sonuçta kendisi gibi konuşmayı seçmeyerek rol yapmayı tercih ettiğine göre burada da bir kendini koruma içgüdüsü hakim. Üçüncü ipnetor ise "Thank you" yerine "Teşekkür ederim" dese kendisini arkadaşına karşı borçlu hissettiğinin düşünüleceğini falan zannediyor sanırım. Hiç tanımadığı birinden alsa CD'yi gayet de rahat "Çok teşekkür ederim" der oysa. Bir daha karşılaşmayacak ya ipnetor.


"Böyleyken böyle" dedi adam.
Şen ve esen kalın.

20 Mayıs 2007 Pazar

Futbolda Değişiklik Arayışları

Futbol güzel oyun. Dünyada en çok takipçisi olan spor dalı. Yavaş yavaş da olsa değişiyor. Fakat bazen de çok sıkıcı oluyor kardeşim!!

Teknik direktörlük iyi meslek; tecrübe, bilgi, his ve şans da gerektiriyor. Fakat bazen de hiçbir işe yaramadığı da olmuyor mu? Sonuçta futbolu futbolcular oynuyor. 3 tane değişiklik yapabiliyorsun maksimum.

Bir hesap edelim; toplam 11 oyuncun var, her biri toplam 90 dakika oynayabiliyor. Oyuna yeni bir oyuncu sokacaksan birisini de çıkartmak zorundasın. Yani nedir, toplamda 11x90 = 990 adam dakikalık bir hakkın var.
Şimdi diyorum ki, bu 990 adam dakikalık sınır sabit kalsın ama bunu istediğim şekilde kullanabileyim. Yani bir oyuncuyu sokarken diğer birini çıkartmak zorunda kalmayayım. Diyelim bir 10 dakika boyunca 10 kişi oynatayım takımımı ve böylelikle istediğimde bir 10 dakika boyunca da 12 kişi oynatabileyim. 10 dakika sabit bir süre olsun. 3.5 dakika eksik, 3.5 dakika da fazla oynayayım denilemesin mesela. Böylelikle de zırt pırt adam eksiltme arttırma muhabbetinden kurtulunmuş olunur.

Örneğin baktık ki 11 kişiyle rakibe gol atmak imkansız, adamlar deli gibi kapanıyorlar. Futbol yorumcularının tabiriyle sabaha kadar oynansa maç gol olmaz. Napıyoruz? İki oyuncumuzu çıkartıp 9 kişiye düşüyoruz. Bir on dakika böyle oynayacağız; sonrasında da 13 kişiyle Allah ne verdiyse hücum edeceğiz. Tabii, rakip de bu durumda boş durmuyor. Birkaç şekilde düşünebilirler:

a) Ulan bunlar 13 kişi gelecek az sonra, iyisi mi şimdi biz de 2 kişi çıkartalım; yoksa sonra mağdur oluruz.

b) Ulan 9 kişi kaldılar, belli ki 13 kişi gelecek ipnetorlar; ama şimdi biz 9'a düşersek o da olmaz; 11'e 11'ken iyi savunuyoruz ama 9'a 9'da poku yeriz. En iyisi 11 kişi devam etmek

c) Hah şimdi kucağıma düştünüz. Hilmi, Feyzo! Hazırlanın evlatlarım. Rakip 9'a düştü 13 kişi saldıracaz anasını satiym.

Böylelikle oyun sahadaki mücadelenin yanında aynı zamanda tam bir fikirsel, teknik, taktik mücadeleye dönüşür. Satranç gibi. Futbol yorumcuları da yıllardan beri yazıp söylemekten artık bıkmış olmaları gereken "Hasan'ı çıkartıp Hüseyin'i sokmalıydı" muhabbetinden kurtulup daha engin ve komplike taktik eleştiri sallamasyonları yapabilirler.

Tabii bu işi kontrol edecek bir hakemin de olması lazım. 4ncü hakem bu işi yapabilir mesela; boş boş oturuyor; teknik direktörleri teskin etmekten başka bir iş yapmıyorlar; onlara da meşgale olur.

Bu yöntemin getireceği yeni formasyonlar da enteresan olacaktır. 4-2-6 örneğin, ya da 8-4-1. Düşündükçe kendimden geçiyorum.

Türkçe bilmeyen FIFA yetkilileri için:
Eleven players 90 minutes. Total 990 minutes. 990 minutes ok, but cancel the eleven player limitation. Make it flexible. Make it possible. Be smart.

Best Regards,
eyco

19 Mayıs 2007 Cumartesi

Book Crossing


Bilenler vardır, elinizdeki kitabı okuduktan sonra bir parka bırakıyorsunuz, biri kitabı o parkta bulup okuyor ve bir kafeye bırakıyor, öteki orda bulup okuyor ve başka bir köşeye bırakıyor bu böyle sürüp gidiyor.Buna "Bookcrossing" deniyormuş.Böyle bir kitap döngüsü fikrini Ron Hornbaker adlı şahıs 2001'de düşünüyor ve şimdi 2.5 milyon kitaplık şöyle bir şey çıkıyor ortaya.Türkiye'de de Sokak Kitapları bu işi üstleniyor.

Kendimden bildiğim kadarıyla bizim de böyle bir uygulamaya müthiş ihtiyacımız var.Bu uygulamayı öğrendikten hemen sonra derhal güven park'a gidip bir iki kitap bırakası geliyor insanın ama orda bi duraksıyor tabi.Türkiye'de bugün bir köşeye bıraktığın kitabı ertesi gün bir sahaf rafında görme ihtimalin mevcut.Hatta uygulama ilerledikçe sahaflarda "Sokak kitapları alınır " şeklinde yazılara rastlayabiliriz .

14 Mayıs 2007 Pazartesi

İlk yazı

"Lan" dedim birden kendime "Gezdiğim yerleri anlatayım"
Sonra aklıma geldi,
Göz
üm monitöre baktıkça yanıyor.
Arpacık çıktı da bugün.
Sonra askerliğim geldi aklıma
Ulan çıkmıyor hayatımdan...

06 Mayıs 2007 Pazar

Biz Bu Filmi Görmüştük

Ön bir not: Deja Vu filmini seyretmemiş olup seyretmeyi planlayanlar okumasın bu yazıyı.

Bugün Deja Vu adlı filmi seyrettim. Denzel Vaşington (Doug) oynuyor. Filmin içerdiği onlarca mantık hatası içerisinde en göze çarpanı Doug'ın film boyunca hiç su içmemesi. Arkadaş insan su içmeden nasıl yaşar? Gidip gelmelerden tam çıkartamadım ama filmde anlatılan olaylar totalde 3-4 günlük bir süreyi kapsıyor muhtemelen. Ve Doug hiç su içmiyor. Bir sahnede iyice susamış olacak ki kahve makinesi sorup durdu gariban. İyi de Doug, kahve hiç suyun yerini tutar mı? Yemek de yemedin Doug. Tamam onu anladım, rejimdesindir belki; ya da zaten obez Amerikan halkını bir de film seyrederken acıktırmak istemiyorsundur; ama su içmen lazım Doug. Susuz olmaz. Olmamış, 0 (sıfır) veriyorum. Zaman makinesi icat edilmiş olsaydı bu kadar çok zamanda yolculuk temalı film çekilir miydi, onu da merak ediyorum ayrıca. Kendime not: Zaman makinesi icat edildiğindeilk iş yüz sene sonrasına gidip hala zamanda yolculuk filmi çekiliyor mu kontrol edilecek.

Bu şekilde, yani böyle birkaç yazı daha yazarak laf cambazının lanetinden kurtulabiliriz gibime geliyor. Kaygılarımla arz ederim.

Radyo Merasturda Enkeste