30 Haziran 2007 Cumartesi

Küfürdet Beni Rutubet

"Hey, geçen sayıya yazan blackgirl! O teneke gıcırtısı müziğini al ve uzaklara git tamam mı? Çünkü benim başımı ağrıtıyorsunuz!" -spicymelody


"Temmuz ayında dergiye yazan spicymelody, Spice Girls müdür nedir o saçmalıkları müzikten bile saymıyorum, sen sayıklamaya devam et. Gerçek müzik rock ve metaldir. Metal up your ass!" -thrashgirl


Böyle tanıştık "ateşli" tartışma kültürüyle. Anglosaksonların "flame wars" dediği atışmaları ilk olarak, Blue Jean dergisi ithal etti ülkemize. E, bizim de ihtiyacımız varmış gençlik olarak böyle şeylere ki, atlayıverdik üzerine. Metalciler asitçilerle, salsacılar sambacılarla, tangocular hicazcılarla kapışıp durdu, insanlar kurtlarını döktü, rahatladı. Yurtta internet kullanımı hızla yaygınlaştıkça, editoryal filtrelerden geçen bu yukarıdaki türden dergi köşelerindeki tartışmaların yanında sevimli kaldığı, yeni ve korkunç çevrimiçi atışmalara şahit olmaya başladık. İnternet'in vahşi ve sansürsüz bir platform olmasının da etkisiyle insanlar hiç çekinmeden birbirine hakaretler yağdırır oldu. Bunun en fantastik örneklerinden biri "Turkishmusic.org'daki Sezen Aksu Tartışması" olarak bilinen meşhur küfür düellosu olsa gerek.

Sözkonusu site, Türk popüler müziğinin seçkin örneklerini ziyaretçilerinin beğenisine sunuyor, aynı zamanda her sanatçı için bir de mesaj panosu sağlıyordu. Sitenin Sezen Aksu'ya ayrılmış kısmında, hayranları tatlı tatlı konuşurken bir kullanıcı, mesajında önce Sezen Aksu'yu ne kadar çok sevdiğinden bahsediyor, sonra onun "orospu" ruhundan dem vuruyordu. Ardından bu mesaja başka bir kullanıcı "esas senin annen orospu ruhlu" minvalinde bir cevap döşeniyor, böylece başlayan düello yanlış hatırlamıyorsam en az birkaç yüz mesajlık, küfürlerin havada uçuştuğu bir mücadeleye dönüşüyordu. Araya girip kavga edenleri ayırmaya yeltenenler de küfürcülerin hışmına uğrayıp, ya kaçıp gidiyor ya da onlar da bu mahalle kavgasının taraflarından biri haline geliyordu.

Türküz, doğruyuz ve çalışkanız ama tartışma adabını bilmiyoruz. Bir de başımızda eli sopalı bekleyen bir moderatör yoksa vay halimize! En ufak bir fikir ayrılığı, empati yoksunu tarafların tahammülsüzlüğü sonucu ortaya bir küfür deryası çıkarıyor. Bu "küfürcülerin" yeni eğlencesi ise YouTube. Türküyle, kürdüyle, öğrencisiyle, çalışanıyla hepimiz oradayız. Okumayı sevmediğimiz için sürekli bir şeyler izlemek ve altına yorum yazmak o kadar hoşumuza gidiyor ki. Tabii Türk olduğumuz için de, en ufak bir tartışmada "deşarj olmak adına" küfretmeden duramıyoruz. Herkes birbirine ağız dolusu sövüyor, rahatlıyor.

Küfür nedir? Söylecek mantıklı bir şeyimiz, derdimizi anlatacak ufak da olsa edebi birikimimiz yoksa küfür sahneye çıkıyor. Malumunuz, emek harcanması gerektiği için pek okumayan, başım belaya girer eylemsizliğiyle hiçbir şeyi merak etmeyen, sadece görsel materyalle, televizyon ne gösteriyorsa onunla beslenen bir kuşak gümbür gümbür geliyor. Internette de görsel materyale meyletmeleri kolayca anlaşılabilecek bir durum. Peki, niçin küfür ediyoruz? Bunun nedenlerini analiz etmek bana düşmez ama, biraz cahillik, biraz sevgi eksikliği, biraz asosyallik, bu bağlamda biraz da iletişim eksikliğinin yol açtığı sorunları, küfür etmeyi tetikleyen unsurlar olarak gösterebiliriz herhalde. Dahası, her şeyi tepeden inme yaşadığımız için, bize sunulan nimetleri de hor kullanmış oluyoruz. Bundan on sene öncesine kadar, bugünün internet ortamı, forumlar, mesaj panoları gibi fikir platformlarının halkın kullanımına inmesi tahayyül bile edilemez bir durumdu. İnternet ülkemize 'geldiğinde', yanında getirdiği eşşiz nimetleri kullanıma sunarken sosyolojik farklılıkları gözetip ayrımcılık yapmadığından kelli, herhangi bir tartışma kültürüne ne yazık ki sahip olmayan halkımız tarafından biraz, -tecavüz demeye dilim varmıyor ama- kötü muamele gördü, hâlâ da görüyor. Bugün artık Youtube'da, altında "mnsykm aq"li yorum olmayan bir video izleyemiyorsak, sizce bunun sorumlusu biraz da AMINA KODUMUN GAYREEKLERİ DEYİLMİ,LAN SİZİN OLM VAR YA EBENİZİ...HEPİNİZİ DENİZE DÖKTÜK A.K. GEREKİRSE GENE DÖKERİZ LAN HERKES TÜRKÜN ÜSTÜNLÜYÜNÜ KABUL ETMEK ZORUNDADIR ETMEZSE KAFASINA SIKARIZ ŞUNU BİLİNKİ TÜRKE SİLAH ÇEKMEK İNTİHAR DEMEKTİR!!!!!11

28 Haziran 2007 Perşembe

Pilav Üstü Ekşi Sözlük

Bildiğiniz üzere Ekşi Sözlük'te aktif yaklaşık 10 milyon yazar, 230 milyon kayıtlı okur ve siteyle alakasız yaklaşık 6 milyar insan bulunuyor. Böylesine geniş bir kitleye hitap eden bir sitede en fazla üç kelimeden oluşan anlamlı cümleler kurabiliyorsanız zaten karmanız 400'ün üzerindedir. O yüzden, "nasıl iyi bir yazar olunur", "kaç paragrafın üzerinde yazarsam sıkılıp okumazlar", ya da "sözlükten attığım msjlere cvp vermeyen kızların hatmeyıl hesabını ele geçirmek istiyorum sen bilgden anlıyorsun yardım etsene kank :D" tarzı genel ihtiyaçlara cevap vermek yerine, dilerseniz, kuruluşundan beri takip edegeldiğimiz bu sitenin önceki günü, dünü ve bugününü kapsayan üç ayrı başlıktan oluşan bir özet çıkaralım.

2000 ve Öncesi : Biz Biliyoruz da mı Yazıyoruz?

İnanması zor ama Ekşi Sözlük yeni milenyumdan önce de vardı. Şu ankinin binde birine tekabül eden bir takipçi kitlesine sahip olduğu zamanlarda sitenin gündemi genelde popüler rock/metal grupları, bilgisayar programlarının yeni versiyonları, Star Wars ve Star Trek'in bilimkurgu olup olmaması eksenindeki tartışmalar ve efsane Zoban'ın kurucusu ve simgesi olduğu cinsel özgürlük ekolü mensubu damlı götlü başlıklardan oluşurdu. Joe Satriani başlığı altına "üfff chok super gitar chaliyor baba, kirk hammetti kovmush ogrencisiyken" yazsanız, altina biri gelip "hocalarin hocasi, ama son albumuyle dawayi satti synthler mynthler" yazardı. Bu yıllarda sözlük çorak, yazarlar da çoğunlukla bilgisayar kurdu olduğundan "mov ax 90 ikinci operanddaki signed degeri birinci operanda tasiyan extension'dır" tarzı entriler de gırlaydı. Develer tellal, pireler berber iken, herkes birbirini tanıdığından ve ortak zevklere sahip olduğundan, alanın da verenin de ziyadesiyle halinden memnun olduğu bu kurtarılmış bölgede, insanlar mutluluk içinde yaşayıp giderlerdi.

2001-2005 : Überpop Kültür Salatası

Ekşi Sözlük'ün "altın" yılları hangisidir diye sorsanız, 2001-2005 arasıdır derim, biraz düşündükten sonra. Yeni nesil yazar alımları yapıldıkça; yazmayı da, okumayı da bilen ve bunlardan zevk alan, hobileri daha geniş bir çerçeveye yayılmış insanlar kullanmaya başladı siteyi. Sözlük, ilk bir iki nesil "steril" kullanıcının o kemikleşmiş ortak özellikleriyle temsil edilmekten kurtuldu. Beğeni ve düşünce skalası genişledi, kendini daha iyi ifade edebilir oldu. Yazım kurallarına dikkat edilmeye başlandı. Tabii usülden biçimden yoksun fikir kabızları o zaman da vardı, ama kolayca ayıklanıp siteden uzaklaştırılabiliyorlardı. Bu dönemde, önceki zamanlarda atılan tohumlar filizlendi. Her ne kadar prehistorik çağdaki sığlıktan tam kurtulmuş olmasa da, tartışmalar yeni ve daha eğlenceli boyutlar kazandı. Ayar, karma gibi deyimlerden mütevellit sözlük terminolojisi yaygın kullanıma kavuştu.

2005-Günümüz : Ne Mozayiği Ulan?!

2005'te gerçekleşen (ve yıllardır beklenmekte olan) Altıncı nesil yazar alımları sonrası ortalık savaş alanına döndü. Dördüncü ve daha eski nesil kullanıcılar, tıpkı bugünlerde mevkii kaybetmekte olduklarını görüp kendilerini miting alanlarına atan "Beyaz Türkler" misali, her türlü olumsuzluktan altıncı nesli sorumlu tutmaya başladılar. Sanki kendileri düşünsel açıdan bir Goethe ayarında, biçemde bir Kafka kalitesindeydi; altıncı nesil ise "kitabın adını bir kelime eksik koysam onbin daha satar mıyım" hesaplarındaki Tuna Kiremitçi'ydi. Bu ana kadar medyada belli oranda kendine yer bulabilen Ekşi Sözlük, ekseriyetle 2005 sonrası bu alanda çok daha büyük bir tanınırlık sahibi oldu. "Ekşi Sözlükte size yapılan eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz?" sorusu kendine hemen her ropörtajda yer bulmaya başladı. Metal dinleyip Photoshop kullanarak hayatını kazanan o steril kitle bir anda azınlıkta kaldı. Başörtülü ev kızından, müslümcü taksi şoförüne, fakülte dekanından mefruşatçısına kadar uzanan bir topluluk sözlükte fikir belirtmeye başladı.

Sterilliğin yerini çoksesliliğe bıraktığı bu noktayı 'tufan' olarak gören 'elit' yazarlar bunun adını "sözlüğün bitişi" koysa da, şu an hiç olmadığı kadar renkli bir Ekşi Sözlük var karşımızda. 2007 model Ekşi Sözlük, yukarıda bahsettiğim homojenize kitlenin birkaç yıl öncesine kadar yaşattığı "altın çağ" kadar 'kaliteli' olmasa da, daha geniş kitlelere hitap etmesi ve toplumun çok daha genel bir kısmının eğilimlerini yansıtması bakımından, önceki yıllara oranla çok daha 'inandırıcı' bir fikir platformuna dönüşmüş durumda. Zaman ne gösterir bilinmez; fakat şu haliyle Ekşi Sözlük, her ne kadar toplumun tüm kesimlerini kapsayamasa da, içinde yaşadığımız ülkenin internetteki en sağlıklı izdüşümüdür.

apçeginin, yopçeginin müptelasıydım

Karateli kunfulu filmlerin coştuğu, Altın Yumruk, Kan Sporu, Kickboxer gibi filmlerin her 80'ler çocuğu için bir "kalete-kunfyu" ekolü olduğu, hareket öğrenmek için 50 kere seyredildiği zamanlarda yeni bir isim çıkageldi... Hasımlarının aksine, bir dişiydi o... Hep van dam'ın, don "the dragon" wilson'un dövmesine alıştığımız o kötü adamları bu defa bir kadın dövüyordu. Atv binlerce filmini yayınladı, sanki atv için çekiliyordu filmler.

İşte o kötü adamlardan biri, Richard Norton ve o delişmen 80'li, siport eşofmanlı, meme sallayan kareteci Cynthia Rothrock'un müthiş karşılaşması:


Cynthia Rothrock vs Richard Norton

22 Haziran 2007 Cuma

Sevgi Ne Güzel Şey Değil Mi?

Nejat Alp'in çok acayip bir çalışması: Arkadaşım

20 Haziran 2007 Çarşamba

Aylara yayılan yalnızlığın gündelik hayata etkileri


Yıllar geçtikçe yerinde duran, sadece dış cephe ya da demir parmaklık boyası değişen evlerle dolu orta direk mahalleleri bilirsiniz. Bu hane çocuklarında sonsuza kadar okul okuma adeti pek yoktur, doktora üstüne İspanya'da kariyer toplantılarına giden pek bulunmaz. Böyle olunca yaşadıkları şehir pek değişmez; değil şehir mahalle bile değişmez. 35 sene aynı sokakta, kırtasiye işleten saçlarına ak düşmüş Selim amca yazın dükkana oğlunu bırakır, onu bulamazsa yeğenini bırakır, onu bırakamazsa kardeş çocuğunu bırakır.

Bu ortadirek mahallelerde imrenilen bir durum vardır : Sıfır yalnızlık hissi. Yaz günü Aysel teyze evinde salaş ötesi kıyafetleriyle komşusuyla erik yerken evin bunamakta olan ninesi pembe dizi izler. Sakin bir ortam vardır, gerginlik yoktur. En önemlisi, hemen herkes eski tanıdık durumunda olduğundan laf anlatırken zorluk çekilmez, hatta çoğu zaman laf anlatmaya bile gerek duyulmaz. O an ne hissedip ne düşündüğünüz zaten sizi tanıyanlarca öngörülür.

Laf anlatmak, bir türlü anlaşılmadığı için aynı şeyi üçüncü bir varyasyonla anlatma mücadelesi verirken, iğrençtir. Samimi olunmayan insan sayısı arttığında bir o kadar laf anlatma mücadelesi verilir.

Bilgisayarla büyümüş, ailece oradan oraya taşınmış; kültürel mültürel gelişimini toplum ortalamasının üstüne çıkarmış biriyseniz otomatik daha yalnızsınızdır. Aile ziyaretleri bayık gelir, eğer yeteneğiniz varsa icabında minibüsçüyle en kral muhabbete girebilseniz de bu bir kere olur, iki kere ya olur ya olmaz. Pijamayla fırından dönerken ayaküstü dayı kızıyla muhabbet çeviren orta direk adamın yanından sabit yüz ifadesiyle yürüyerek geçersiniz. MSN listenizde online biri varsa belki beş on dakka bir şeylerden konuşursunuz.

Uzun lafın kısası, günlerce tek bir insanla bile karşılıklı zevkli bir muhabbet çevirmemiş birine dönüşürsünüz.

Bu hayat tarzı, bilhassa iş hayatının başlamasıyla doruklara çıkar. Gündüz işinde akşam evinde takılan adam asosyalliği içine öyle bir sindirir ki haftasonu gelince hazırlıksız yakalanır, plan yapamaz, yapacak olsa adam bulamaz. Yaz gelir hazırlıksız yakalanır, icabında bir hatun yapar kızı götürecek hiçbir enteresan yer bilmediğini farkeder. Günler böyle gelip geçerken kişide sağlam bir tahribat başlar : Her şeyin kötü gidiyor olduğu hissi. Kötümser düşünmek çok kolaydır ve kişiye kimse dur demediği için bu yerleşik bir refleks halini alır. Artık otu boku kaygı haline getiren, küçük ya da çok büyük engellerle tek başına mücadele etme riski taşıyan birey gerilir de gerilir; her insanın, her işin son bulduğu noktayı düşünür, kötü ihtimalleri aklına getirir ve bunların gerçekleşeceğine öyle bir inanır ki tadını bile çıkaramaz. Araba alır, 3 yıl sonra boyasının eskimiş halini düşünmeden edemez mesela, gece 11'de gürültü yapan üst komşu bile mini bir sinir krizi gerekçesidir. Etrafındaki insanlardan değişik duygusal sinyaller almadığından ötürü daha ziyade nesneler, gittiği yollar vs. önem kazanır ve onları yakından takip etmeye başlar. Az sayıda "sohbete" maruz kaldığından yaşadığı her diyaloğa çok önem verir, kafaya takar da takar.

Bu döngüyü kırıp neşeli ve gevşek olabilen yalnız adamlara her zaman imrenmişimdir.

15 Haziran 2007 Cuma

Sahneler Assolist Taypir ile şenleniyor.

Taypir Endolap "Yakında Veteran Gazinosu'nda sahne almaya başlayacak Taypir Endolap, polo oynamayı sevdiğini ve tam bir kitap kurdu olduğunu belirtti... Şarkılarda en çok "re" notasını kullanmayı sevdiğini de sözlerine ekleyen Taypir'in en beğenilen şarkıları "re re re yürek pare pare pareo" ve "haus emdi dizisinin dördüncü sezonunun başına halkın seçtiği bir siyasetçinin gelmesi lâzım" isimlerini taşıyor."

----------------------------------------------------------------------------------
Bir arkadaşımız "Tayyip'i yeniden yaratmak" isimli bir çalışma yapmış. Hatıralarımızda bulunsun.

14 Haziran 2007 Perşembe

Fang Yu Dürümcü Hüso'ya Karşı

İnsanoğlunun sırtını çiğnetmekten sonraki en temel ihtiyacından bahsedeceğim bugün: YEMEK!

Yemek konusu çok geniş olduğu için çin ve japon mutfaklarına değinelim. Hatta gelin "ülkemizdeki çin ve japon restoranları", ardından da "internetten çin ve japon yemeği siparişi" şeklinde anlaşalım.

Yemeksepeti.com üzerinden satış yapan 36 adet çin ve japon restoranı bulunuyor. Bunların tüketiciler tarafından aldıkları hız, servis ve lezzet bazlı oyları şu şekilde:


Bebek Little China, Bebek 878
China Club, Cihangir 876
China Express, Nişantaşı 899
China Garden, Akatlar 776
China Lotus, Ataşehir 999
China Point, Teşvikiye 988
China Wok, İstinye 998
Chinese In Town, 4. Levent 889
Chinese In Town, Ataşehir 999
Chinese In Town, Kemerburgaz
Chinese In Town, Koşuyolu 899
Chinese In Town, Levent (Kanyon) 899
Chinese In Town, Nişantaşı 999
Chinese In Town, Suadiye 688
Çin Büfe, Beyoğlu 989
Fan Fang, Altunizade (Capitol) 888
Fan Fang, Bakırköy (Carousel) 989
Fan Fang, Etiler (Akmerkez) 889
Fan Fang, Florya (Fly Inn) 999
Fan Fang, Gayrettepe 989
Fan Fang, Şaşkınbakkal 998
Hai Sushi, Elmadağ 799
Hai Sushi, Kalamış 788
Jong Hwa, Akatlar 999
Kudeta, Zekeriyaköy 988
Mai Ling, Feneryolu 788
Sushi & Noodle House, Teşvikiye 777
SushiCo, 4. Levent 588
SushiCo, Ataşehir 877
SushiCo, Kemerburgaz
SushiCo, Koşuyolu 888
SushiCo, Levent (Kanyon) 868
SushiCo, Nişantaşı 899
SushiCo, Suadiye 999
Tokyo Restaurant, Beyoğlu 888
Wagamama, Levent (Kanyon) 898
Wasabi, Kavacık 91010
Zen, Etiler 887

Ortalamaları alalım:
Hız : 8.11
Servis : 8.25
Lezzet : 8.30

Aynı siteden satış yapan kebapçıların lezzet ortalaması ise: 7.66

SONUÇ: "Türkiye'de çin yemeği yenir. "

Acaba neden böyle diye düşünüyor insan ister istemez. Çinlilerin hızlı olmasını anladım, ufak tefek insanlar pıtı pıtı hallediyorlar işleri; servisi de anladım, çin peçeteleri halkımızın gönlünü çalıyor; ama halkımız neden çin yemeği seviyor arkadaş?

Yemekten kaynaklanan nedenler:
a) Çinliler gerçekten iyi yemek yapıyorlar.
b) Çin yemeği uzmanlık gerektiren bir iş, çok bilmeyen bile kebapçı açabilir ama çin lokantası biraz sıkar.
c) Yemeklerin içine bi sos koyuyorlar oğlum, asıl o veriyor tadı.

Algılardan kaynaklanan nedenler:
a) Güzel yapıyorlar kardeşim.
b) Çin yemeği yiyorum, enteresan ve renkli bir tipim düşüncesi.
c) Ulan o kadar para verdik, beğenmem lazım düşüncesi.
d) Aaa toko toko çayna elbotto ii. ("Çinliyim elbette beğenecem.")

Araştırmamı Berkeley Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsüne de yolladım. Sonuçlar geldiğinde görüşmek üzere.

Periler ve Labirentler

Biraz sinema minema konuşalım dedim. Olayımız Pan'ın Labirenti. ya da Pan's Labyrinth. Veya El Laberinto Del Fauno. 2006'nın tartışmasız en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıyayız. Yönetmenimiz Guillermo Del Toro. Hollywood sineması takipçileri, amcamızı Blade 2 ve Hellboy'dan anımsayacaktır.

Pan'ın Labirenti, 1964 doğumlu Meksikalı yönetmenin sekizinci filmi. 1944 İspanya'sında geçiyor. İç savaş yeni bitmiş. Franco'nun faşist iktidarı ülkeye hükmeder olmuş. Orada burada, dağlarda kırlarda sosyalist gerillalar faşistlere karşı bir "bölücü terör tehditi" oluşturuyor.

Film, bir köy karakolunda görev yapmakta olan yüzbaşının yeni evlendiği karısının (ben diyeyim on, siz deyin on iki yaşındaki), ufak kızı Ofelia'yı da alıp yüzbaşının çalıştığı köye gelmesiyle başlıyor. Eski terzisinin dul karısıyla, aşktan çok, bu dünyada soyunu devam ettirecek bir erkek çocuk sahibi olma amacıyla evlenmiş gibi görünen yüzbaşının üvey kızı Ofelia ise, peri masallarından ibaret, kendi hayal dünyasında yaşıyor. Yüzbaşıdan hoşlanmıyor, ona baba demeyi reddediyor. Doğal olarak, yüzbaşı da kızı sevmiyor. Sert ve duygusuz bir asker, masal kitaplarına gömülmüş bu hayalci kızın nesinden hoşlansın ki?

Yeni hayatında karşısına çıkan (baş edemediği) gerçeklikle bir türlü aidiyet kuramayan ufak kızın dünyası, bir perinin onu ziyaret etmesiyle sonsuza kadar (inanın bana, sonsuza kadar) değişiyor. Ofelia'nın fantastik "yolculuğuna" tanıklık ederken aynı anda arka fonda nefis bir iç savaş hikayesi izliyoruz. Savaşın nesi nefis, diyeceksiniz. Del Toro, yan yana akıp giden iki birbirinden çok farklı öyküyü öyle güzel kurgulayıp iç içe geçirmiş ki, insan itiraf etmeye utandığı bir haz alıyor bu hüzünlü hikayeden.

Bundan sonrasını anlatmayayım. Bu yazıyı, henüz hala izlememiş insanlar (varsa) bu filmden mahrum kalmasınlar diye yazıyorum. Haddim değil ama, 2006'nın en iyi filmlerinden birini (bir diğeri de Das Leben der Anderen) kaçırmanızı istemem.

Hani izledikten sonra "Keşke bir hap olsa. Yutsak da seyrettiğimizi unutup, ilk izleyişte aldığımız zevki defalarca tekrar alabilsek" dediğimiz filmler vardır ya (ben diyorum, evet manyağım), işte bu o filmlerden biri.

12 Haziran 2007 Salı

Bilgisayar oyunlarında eski günlerdeki gibi eğlenememek



Lisede, bundan 10 yıl önce falan, geç kalmış komünist hatunlardan biriyle "hoşlanma durumları" yaşıyorduk. Hatırladığım sahne; dışarıdan hayvan gibi gelen güneş ve millet bahçede top oynarken bizim sınıfta cereyanı düşük bir muhabbet çeviriyor oluşumuz. Bir noktada kız "Metal müziği sevmeyiz, çünkü hep eleştirir ama sorunun kaynağına inmez" dedi. Aynı kızı geçenlerde bir arkadaş görmüş, İzmir Basmane Tren Garı'nın üzerinde yaşıyormuş. (Detaylar önemli değil) Bu kadar zamanda neye çözüm ürettiğini bilmiyoruz, ama belirttiği fikir doğruydu ve ben de eskiden hayatımın önemli bir parçası olan bilgisayar oyunlarının şimdi neden baydığı hakkında bir iki fikir atayım ortaya istiyorum.

Sebep 1 : Bilgisayara sahip yaş grubu. 15 yıl önce, bilgisayar diye bir şeyin varlığını bile bilmek için belirli bir yaş, kültür, eğitim ve yabancı dil düzeyine sahip olmak gerektiğinden o yıllarda yapılan oyunlarda sanatsal faktörler, hikaye derinliğine gösterilen özen daha başkaydı. Tabi kastettiğim periyod en sevdiğim olan 1989-1994 arası.

Sebep 2 : Photo Realism. Bilgisayar ve konsolların 8-16 bit dönemlerinde foto gerçekçi oyunlar yapmak imkansıza yakın olduğundan üreticiler gerçek gibi görünmemesinde sakınca bulunmayan bilim kurgu / fantezi temalı oyunlara yükleniyorlardı. Bu da ortaya üreticinin de oynayanın da yaratıcılığını zorlaması gerektiren ürünlerin çıkmasına neden oluyordu. Şimdiki oyunlarda çekilen bir fotoğrafı pc'de modelleyen oyun yaptım diye çıkıyor ortaya. Böylece oyunlar gerçek hayata yakın oluyor.. da.. Gerçek hayattan beklentim olsa gider kaldırıma çökerim, internet kafecinin çocuuyla son BMW'ler üzerine muhabbet ederim.

Sebep 3 : 90'ların favori akımı olan sanatta minimalizm. Ciddi ciddi hafif entelektüel bu başlığı attığım için şaşkınım ancak durum bu. Müzikten edebiyata tüm sanat ürünlerinin nitelik bakımından detaysız ve yalın oluşu akımı oyunlara da etki etti. Eskiden tanınmış bir Rock grubu olabilmek için ileri düzey gitar tekniği vs. gerekirken şimdi kedi yavrusu gibi mıyıldayan bir vokal yapmanın yeterli olması durumundan bahsediyorum. Oyunlar da geçmiş ya da gelecekte geçen türler bile olsalar, bolca bugünün konuşmalarına, tarzlarına ayak uydurdular. Yalın, kavraması kolay bir hale büründüler. Bize de "bunu mu oynuyonuz lan sabahlara kadar" demek düştü.

Sebep 4 : Teknolojik kısıtlardan ötürü hayal gücüyle tamamlama olayı. Bilen bilir Amiga'da Lost Patrol isminde bir oyun vardır. Oynadığınız karakterleri hiçbir zaman aksiyon üzerinde görmezsiniz, haritada birer noktadırlar. Ancak bir ölüm kalım vs. olduğunda hüzünlü pixel art'larla temsil edilirler. Bu durumda boşlukları oyuncu tamamlar, kafasında canlandırdığı sahnelerle saatler geçirir ve doğal olarak bundan bulunmaz bir tatmin yaşardı. Şimdinin oyunlarında her türlü görsel/işitsel hatta dokunsal (force feedback) öğeler hazır olarak verildiğinden oyuncu TV izler modda, her şeyi hazır alıyor.

Sebep 5 : Bilgisayar sahibi olmanın artık marjinal olmayışı. Oyunlara en çok ilgi gösterdiğimiz okul yıllarında; bütün sınıf abik gubik işlerle uğraşır, akşamları gol şov izlerken komplike bir sistem üzerinden oyunlar oynamak kişinin kendini toplumdan farklı, daha bir tekno hissetmesine neden olurdu. Artık böyle bir olay kalmadı elbette.

Sebep 6 : Çocukluğun verdiği lüzumsuz şeyleri keşfetme isteğinin yitişi. Takip eden dönemde de iş hayatının insana yüklediği baymışlık, kolunu kaldırmadan önce tereddüt etme modu. (Yorumun için sağol Mali, yazılarımı senin gibi genç kızların okuyor oluşu beni mutlu ediyor)

Yakın tarihli oyunlardan Championship Manager, Morrowind, Winning Eleven dışında "sabah kalksam da bir oynasam" dediğimiz örnekler pek çıkmadı açıkçası. Dune 2, Street Fighter 2, Doom gibi yeniliklerle ya da deli gibi kendine has ambiyansla gelen ciddi oyunları göremez olduk. Niye tek yazar yazdığı halde metin dili olarak çoğul şahıs kullandığımızı biz de bilmiyoruz.

08 Haziran 2007 Cuma

İnsan Gerçekten En Üstün Varlık mı?

Oturduğum evin etrafındaki binalarda ailelerin oturduğu daireler teker teker iş yerlerine kiralanıyor. Gündüz balkonda oturup kahve içerken kıravatlı insanların 5 metre ötemde borsa takibi yapması garibime gidiyor. Binalar biraz içiçe, balkonda sigara molasına çıkan sekreterlerin patronu çekiştirmesine, kim daha yakışıklı, kim kime vermiş gibi muhabbetlerine kulak şahidi olabiliyorum. Bu yerlerin bir tanesinin kablosuz ağı erişime açık ve makinelerde tonla porno var. Elemanlardan birinin bütün gün çift monitörde borsa takibi yaptıktan sonra mesai bitiminden sonra iki ekranda aynı anda iki ayrı porno film seyretmesinden daha garip olan mahalle kedilerinin gece yarısından sonra bu balkonda cok ciddi ve düzenli bir şekilde turlamaya başlaması. Yaklaşık 30 metre uzunluktaki balkonda askeri nizamda gidip gelen kediler belli bir sayıya ulaştıktan sonra duruluyor. Yuvarlak masa şövalyeleri gibi daire oluşturan kediler bende "ulan yoksa Illuminati dedikler örgüt bu mu?" gibi saçma düşünceler pırtlatırken canhıraş miyavlamalar eşliğinde Pompei'nin son günlerinden beri görülmemiş bir seks alemi başlıyor. Kedi ve insanların vardiyalı doldurduğu bu binada iki türün farkını anlamaya çalışıyorum. Yani olayın özü pompaysa bu kadar teknolojiye teferruata ne gerek var diye düşünüyorum. O sırada her sabah olduğu gibi bu sabah da pencereye dünyanın en salak hayvanları kumrular geliyor. "Gurk guurk" seklinde öten bu karı koca yem verilmediği takdirde evin içine girip yiyecek arıyor. Evde kimsenin olmadığı vakit ocağın üzerindeki teflon tavanın içine yuva yapıp kuluçkaya yatacak kadar avanak olan bu hayvanlarla çoğu insanın ortak özelliği tekeşlilik ve IQ arasında bağıntı olup olmadığını deşeliyorum. Keşke dillerini anlayabilseydim...

Gelecekte çok gelişmiş bir çevirmen bilgisayar sayesinde hayvan dilini çözdüğümüzü hayal ediyorum: "Kelebek Üniversitesi" diye bir kurum varmış. Bu üniversite, tırtılken başlanılan 3 saatlik zorunlu eğitimin son 1 saatine denk geliyormuş. Oldukça yoğun geçen bu devrede tırtıllar biyokimya, aero fizik gibi konularda uzmanlaşıyorlarmış. Kelebekler kozadan çıktıktan sonra Dünya'nın manyetik alan değişimlerini duyargalarıyla anlayarak 3000 km ötedeki çiftleşme alanına varabiliyormuş. Trabzon'a nataşa göçü durduktan sonra Ukrayna'ya gitmek isteyen bazı uyanık vatandaşlarımız bu üniversiteden torpille diploma alabiliyormuş ama ne yazık ki beynine GPS cihazı taktırmayanlara YÖK denklik vermiyormuş.

Bu çevirmen bilgisayar sayesinde arıların nasıl mükemmel altıgen evler inşa ettiği sonunda anlaşılabilmiş. Arılardan laz müteahhitlere gen transferi yapılarak deprem kayıplarının önüne geçilmesi planlanıyormuş.

Bütün gün marketin önünde uyuklayan, geceleri sapıtıp arabaların peşinden koşan Einstein görünümlü pireli itin ise zamanında soğuk füzyonu bulduğu ama daha fazla enerjinin daha fazla üretim, daha fazla çalışma ve dünyevi zevklerden uzaklaşma anlamına geldiğini farketmesi üzerine buluşunu sakladığı yine bu çevirmen alet yardımıyla ortaya çıkmış. Ayrıca it oğlu it arabaların peşinden neden koştuğunu da açıklamış:

"Abi egzoz dumanı iyi kafa yapıyor."

Radyo Merasturda Enkeste