22 Temmuz 2007 Pazar
17 Temmuz 2007 Salı
Kendimden geçerken rastladığım zamanlar
Zamanın, sana, bana, ona; herşeye ve herkese yaptıklarını umursamadan salınışına, bu vurdumduymazlığına, bu nasıl olsa geçip gideceğini anlamışlığına olan hayranlığım aynı zamanda zamanın kendisine olan düşmanlığım...
zaman içimden geçerken; içimdekileri daha da eskitiyor oluşunu kavrıyorum artık. 20 yaşımdaki gibi yavaş yavaş eskitmiyor, artık çok hızlı ve çok daha tahripkâr. rüzgarın süpürdüğü, beton üstündeki kum taneleri gibi oldukça poetik bir şekilde götürüyor anıları, altından bomboş bir ben kalıyorum. beton gibi.
zamanın içinden geçerken; gittiğim yer ne olursa olsun zamanı geride bırakamayacağımı idrak etmeye zorla direnirken, bir yandan da kabulleniyormuş gibi uysalım. zira zaman bendekileri yok ederken yok ettiği şeyleri, hatıraları, oluşları, durumları, başkaları için tekrar yaratıyor.
ben artık "o zamanlar"ın tam ortasındaki adam değilim. bu zamanlara dönüştüm. ama yolculuklar arası bazen, o zamanların tam da ortasında bulunan insanların varlığını, zamanın bende (onlarda) eskittiklerini, benden (birilerinden) götürdüklerini onlarda yenilediğini, onlara verdiğini görüyorum. birilerinin sınırsız sayıda olmayan veya öyle görünse de hep birbirinin alt kümesi olan zaman biçimlerindeki varoluşlarını, hatıralarının yaratılışını görebilirsem görüyor, böyle anlamak istersem anlıyor ve aslında bir yandan da zamanın bu umursamaz geçişine, benden artık süratli bir şekilde götürüşüne olan nefretimi, saygılı ve oluştan memnun müstehzi bir gülümsemeyle yontuyor, alışıyorum.
"saatlerdir kalabalık içinde olmanın, kalabalık özellikle içinde olmaktan memnuniyet duyduğunuz bir kalabalık değilse ve hiç birini tanımıyorsanız, tanışmaya gerek yoksa ve bu kalabalık bir süre bir arada kalmak zorundaysa, yalnızlığa alışmış veya yalnızlığı ihtiyaç bellemiş kimseler için buhrana eşdeğer bir acısı vardır. o kalabalıklardan birindeydim. ilk fırsatta kimsenin olmadığı dört duvar bir yer bulacak, kapatılacak her yeri kapatacak ve içeride kalabildiğim kadar uzun süre kalacaktım. durdu..."
çerçeveyi daralttıran da zaman... "olayı kişiselleştirme lan" desem de içten içe kendime, genele vurmaktansa, içimdekine vurmak, içimdekini titretmek, sendeletmek, yıkmak veya kendine getirmek kısa vadede beni en mesrur edecek olan.
halk müziğinin ortasında doğdum. sağ kulağımla arabesk, sol kulağımla yabancı pop/funk, çiftiyle birden halk müziği dinler, varolan ve var gücüyle akmakta olan çağlayandan bir havuz oluşturmaya çalışırdım. buna en basit haliyle "playlist" de denebilir. amcam akşamları bir düğün salonunda çalıyordu, sahnede pop, türkü, halay falan çalarlardı ama sahne arkasında, "müzisyen odası"nda, kendini yok etmeye çalışan bir müzisyenin hırıltılı ama çok dokunaklı sesinden arabesk, sigara dumanı, müzisyen efkârı, ağlayan enstrümanlar, alkol kederi birbirine karışır, sadece orada yaşamış ve o "muhabbet"in demiyle pişmiş birinin anlayabileceği ayrı bir dünyada yaşanırdı. piştim diyemem, bildim diyemem. ama mütemadiyen amcamın ve arkadaşlarının yanındaydım. datço, toto burhan, çuçu saymakla bitmez, kütür kütür keder. "oğlum bize bi votka al gel şurdan stadın köşesinden" - "votka ney amca", "sen söyle o verir, büyük de..." almaz mıyım? demek ki muhabbetin suyu o, koparır gelirim.
amcam halk eğitim merkezi'nde halk müziği öğretmenliği de yapıyordu. onun dersine de giderdim. sonra abim türk halk müziği konservatuarı için çalışıyordu, yanındaydım hep. bağlama dinledim, hem çaldım, bazen ritim saz oldum, bazen dem verdim. öbür amcam plak müptelasıydı biraz, baretta'yı, isaac hayes'i, abba'yı falan onun plaklarının arasından buldum buldum dinledim gezmeye gittiklerinde...
zaman geçti de geçti... toto burhan'ın dükkanında parmak açma egzersizlerinde, orhan gencebay parçalarını yorumlamalarına; bekir emmi'nin tesisatlarının durduğu depoda en cefakâr hayat öyküleri dinleyip peşine kimsenin bilmediği arabesk parçaları bağlamaya; şarkı söyleyen müzisyenin ağlamasına, enstrümanını fırlatmasına, darbukasını delmesine, cümbüşünü patlatmasına, kemanının tellerini kopartmasına aşinaydım.
"hemen ön sıralara yerleştim, kenarlardan sıvıştım, acele ettiğimi belli etmemeliydim hem de bir yandan, yanlış anlaşılabilirdi... ve hedefime ulaştım. dört duvar içine girdim, kapıyı arkadan kilitledim. duvarları inceliyordum, aslında tek başıma kalmışlığımı incelerken duvarlara boş boş bakıyordum. gözüme takılan her çizikten, her nesneden, her yansımadan başka bir düşünceye geçmeye çalışıyor ama sadece tek başınalığımda ne yapmam gerektiğini belirleme önceliğim olduğu noktasına varıyordum... kaba bir ses duydum, hem de çok kaba, ardından gür şarıltılı bir su sesi..."
ağlayan enstrümanların, henüz herhangi bir türe dahil edilmemiş emprovize şarkıların, yıkım yıkım hayat hikâyelerinin içinde büyürken, müziğin uzağında durmak gibi bir seçenek yoktu. babamdan, amcamdan, abimden, ne gördüysem onu yapıyordum. toplanıp bir odaya varsa darbuka, cümbüş, varsa darbeli bira, çalıp söyleyip bir şeyler seviyorduk. askerdeki bir arkadaşı, çalıştığımız dükkanın önünden her gün aynı saattegeçen bir kızı, dedemizin bahçesini, cebi delik olmayı, uzağı, gitmeyi, kurtulmayı, seçmeyi, sevmeyi, değişmek istememeyi, bakışları, sözle anlatamayışları, içimizde hayatın içinde olup da ilk defa karşılaştığımız ne varsa seviyor, onu çalıyor, onu söylüyorduk. en çok birlikte çalıp söylemeyi seviyorduk. dururken bile anlaşmayı, çalarken taa derinlerden ağlaşmayı, enstrümanla sevdiğimiz şeyleri anlatmayı veya bunu daha önce anlatmış birisi varsa, onun kederini seviyorduk.
döş yarıldı, yollar uzandı, dostlar bölündü, dünya değişti, zaman daraldı, zaman büküldü, zaman eziyordu, zaman götürdü... herkes bir yere ve uzanan yollardan herhangi birine doğru giderken, yollardan birine de ben gittim. dünyam değişti, hayallerim değişti, değişebilecek belki de değişmesi gereken, değişmeye zorlanan, değişmesini engelleyemediğim ne varsa değişiyordu.
birlikte çalıp söylediğimiz, dinleyip öğrendiğimiz herkes kayboluyordu ortadan. onların yerini başkaları dolduruyordu. datço amca yoktu, bekir emmi'nin dükkanının yerini bile unutmuştum, toto burhan abi antalya'ya yerleşmişti en son, rıfat'ın iki tane boyum kadar çocuğu vardı, sipsi belçika'ya gitmişti... yeni hayatımda çalıp söyleyen kimse yoktu, buna ihtiyacı olan veya bunun nasıl olduğunu bilen ve bildiğini bildiğim hiç kimse... başka şeyler yapıyorduk şimdi, network'ten oyun oynama, oturup film izleme, sahilde çay içme falan gibi şeyler.
arada bana, "arabesk adamsın" falan diyorlardı. olur mu lan, ben binbir türlü müzik dinliyordum, arabesk adam olmak ne demekti ki öyle? hayata arabesk mi bakıyordum, yoksa beni hep arabesk müzik dinlerken mi yakalıyorlardı? "arabesk adam" değildim ama onlardan biri olmadığım da kesindi. ben başkaydım. annemi özlersem kibariye'nin "eller kadir kıymet bilmiyor anne"sini, babamı özlersem "yeşil başlı gövel ördek" türküsünü, abimi özlersem orhan'ın "cennet gözlüm"ünü, dedemi özlersem "telgraf'ın telleri"ni, babamla ilk kavgamı özlersem "hail and kill"i, amcamın odasında gizli gizli yalnız kalıp müzik dinleyişimi özlersem baretta'yı, son kez dört arkadaş pikniğe gidişimizi özlersem besame mucho'yu, kendimi ilk defa her şeyden vazgeçecek kadar aşık olmuş hissettiğim anı özlersem o an biz bakışırken televizyonda çalan doğuş'un "gamsız" şarkısını, gakkoş'un cümbüşü patlatışını özlersem "dersini almış da ediyor ezber"i dinliyordum işte. özlediğim şeyler vardı; yerler, olaylar, onlar ve yaşadığım, derdini çekmeyi sevdiğim, şarkısını çalmayı, ruhunda olmayı sevdiğim anlar vardı.
sonra bir gün internet'te bir video gördüm. kardeşim gönderdi linkini. bildiğin yutüb. arkadaşlar toplanmış çalıp söylüyorlar. hem de güzel söylüyorlar. biri de kamerayla çekiyor onları, kameranın önünde iki kişi. beni geçmişime götürdü. aynı bizim gibi; mazot kenarı, hicran civarı fa diyez, geceden az evvel oturmuş çalıp söylüyorlar.
özlediğim şeyleri anladım...
"kemerimi gevşettim. oraya çöktüm. kapıya bakıyordum... kapının dışarısı kalabalık. içerisine bakarsan bana ait değil, benden önce sayısız insana ait olmuş, hepsinin pisliğini taşıyan bir yer burası. fayanslara sürülmüş sümükler, vesair vücut atığı parçaları, dışarıdan gelen uğultu... ne kadar vaktim vardı ki burada geçirebilecek? toplam yarım saatlik istirahatin 10 dakikası dolmuştu. belki biraz acele etmeliydim. kendimi sıkmaya başladım. kolumdaki damarlar belirginleşti... bastığım yere daha güçlü basıyordum, bastığım yeri delebilirdim. dişlerimi sıktım..."
tekrar memlekete dönünce abimle biraz dolaşmaya çıktık. ilk başta yapacak işlerimiz vardı ve iptal olunca biraz boş zaman oldu. yürüdük, abim bir kaç arama yaptı. birilerine selam verdi, benim burada selam verecek hiç kimsem kalmamıştı artık. yürüdük. attığım her adımda etrafımda gördüğüm şeyler renkleniyor, bir yandan da hafızamda bir sonraki adımımda muhtemelen göreceklerim canlanıyordu. abim telefonda "tamam bekir emmi'nin orda buluşuruz" dedi. heyecanla, "zurnacı bekir emmi mi" diye sordum. benim için ne demek olduğunu tahmin ediyor muydu bilmiyorum? belki de sırf bunu bildiği için, daha önce biraz konuştuğumuz için beni götürüyordu oraya, sakince, "haa, evet biraz otururuz" dedi. bekir emmi'nin dükkanda geçirdiğim bütün zamanları hatırladım, hatıralarım, lavabo aç gibi bir madde dökülüp açılmış gibi, sürate son derece hazırdı. beynimin kıvrımlarında dört nala gezdim, anlarıma, anılarıma, hepsine baktım hızlı hızlı. merdivenden indik. bekir emmi beni hatırladı...
taa çocukluğundan tanıdığım osman oradaydı, sanırım yaşı benden daha büyük görünüyordu, evlenmiş iki çocuğu olmuş. bekir emmi kilo almış, eski berduşumsu görüntüsü değişmiş, daha önce görmediğim iki kişi daha vardı... dükkan? dükkan aynıydı. elektrikli su ısıtıcı bile aynı. bekir emmi'nin kahvesi ünlüdür. hemen bir kahve çaktı fiyakalısından. osman sazla oynuyordu, dedim "bekir emmi ver dabrikayı", öbürü keman aldı, efkârla söyleyen hırıltılı sesli bir adamımız da vardı. orada geçen yarım saatte neyi özlediğimi bir daha anladım. ama özlemenin kaçınılmazlığını da anladım.
başta dediğim gibi, ben orada değildim artık, sipsi belçika'daydı ama şimdi zaman bende yok ettiğini düşündüğüm zamanlara başkalarını yerleştiriyordu. kemancı vardı bir tane mesela, alkolik bir ritimci vardı, arabeskin dibini eşiyorlar, türküleri hiç duymadığım biçimde çalıyorlardı.
orada dediler ki, "yeni bir ses geliyor inletecek, patlatacak...". yütübe koymuşlar linkini, ismi Hakik Özge... aradım buldum. biraz hissiyat ve bekleyecek delgeç bir şey buldum aslında.
kris edirne'deki düğünlerden, kına gecelerinden, yerel şarkıcılardan kayıtlar bulmuş, "kayınçom yakmış yine mangalı", "arap şükrü" falan.
uzun zaman sonra hayatımın ve ciğerimin içinden özlediğim şeyler buldum ve hepsine sarıldım. hepsinde, özlediğim an'larda özlemimi yatıştıracak ve beni o anlara götürecek bir şeyler buldum. ali'ye dinlettim anlamadı, veli'ye dinleteyim dedim beğenmedi, rıza'ya gösterdim "lan ne arabesk adamsın" dedi, cananıma belleteyim istedim, yok yemedi. e onların müzikli hatıraları başkaydı, benimki başka... daha gerek yok dedim onunla bununla paylaşmaya, paslaşmaya çalışmaya. özlediğine kavuşmak istiyorsan onu yarat, yaratacak durum yoksa, içinde yaşat. arabesk yapışmış beynimin nöronlarına, lalo schifrin dinliyorsam da arabesk, bob dylan dinlersem de arabesk, curtis mayfield'de arabesk o zaman bana. beni götürdüğü an arabeskse arabesk, popsa pop, okuldan kaçışsa okuldan kaçış, aşık olmaksa o, yalnızlıksa yalnızlık o müziğin türü, benim halim, anım, hayatım...
"bir ara nefes alıyor, tekrar dişlerimi sıkıyor, deniyor, deniyor kurtulamıyordum. yalnız kalma,
kalabalıktan arınma, 'onlar' yükünden kurtulma adına kalan zamanım giderek azalıyordu. o arada anonsu duydum. '... istanbul'a gitmekte olan metro turizm yolcuları, otobüsünüz kalkmak üzeredir, belikli bahri dinlenme tesisleri iyi yolculuklar diler...' bu, yükten kurtulmak için son saniyelerimde olduğumun anonsuydu. kalabalığın bende yarattığı gerginliği, hatıralarımı yanlış anlamışlığımı, zamanla olan-bitmeyen kavgamı, zamanın geçişine ve benden götürdüklerine kızgınlığımı burada bırakmak için dişlerimi tekrar sıktım. damarlarım çatlayacak sandım, titriyordum. yeni yola hazırlanmak için, eskiden kurtulup yeni bir ben doğuruyordum. yoga inancında 'karnından dile' diyorlardı, 'kurtulacaksan karnından dileyerek kurtul, karnından dışarı ver' zart zurt. 'lop' diye bir ses duydum. ardından süper bir gaz patlaması. suyu açtım. işimi bitirdim. ellerimi yıkadım ve tuvaletçiye 50 ykr. verip, yeni zaman algımla otobüse bindim. kalabalıktı. benim ne yaşadığımdan haberleri bile yoktu. damarlarım patlayacaktı. kendimi zamandan sıyırmıştım ben beş dakika önce..."
sonrası iyi olurdu sakin olunca; iyi olmayı bırakana kadar. iyi olmak bittikten sonra başlayan hal de bir ^bulmak'la biter, ondan da çıkılır, o da bir deliğe yollanır ve sonra yine iyi olunurdu... "işte böyle daha iyi olursun", dedim: "beton gibi..."
Gönderü:
Cyrano
-
15:24
Etikört:
Akıl Akıntısı,
Dabülüdabülüdabülü,
Zevzek Çıkarımlar
5
yorink
11 Temmuz 2007 Çarşamba
Kodachrome 1942
Sadece şu anı net görebiliyorum. Geçmiş ise beynimin binbir köşesinde kalitesi %10 jpeg'den bile kötü, gün geçtikçe bulanıklaşan resimsilerden ibaret. Dijital devrime yetişemeyen herkes gibi çocukluğuma ait fotoğraflar siyahbeyaz ve flu renkliler. O devre ait ne varsa bulanık. 12 Eylül belgeselleri, Cüneyt Arkın filmleri, hepsi sanki 100 yıl önce çekilmiş gibi yıpranmış.

