25 Ocak 2008 Cuma

Müslim gönüllere giren olsa olsa Yusuf İslam

Gayrı "ihtiyarı" öğrendiğim bir şey var. Medeniyetlar İttifakı. Zira ihtiyarlayınca bu tür şeyleri öğrenmek zorunda kalıyor insan niyeyse.

Şimdi kardeşim bu nedenle Türkiye, "Co-Sponsor" rolü üstlenmiş bir ülke olarak, Birleşmiş Milletler'in desteklediği ve katılım göstereceği bu Medeniyetler İttifakı ile ilgili çeşitli organizasyonlar tertip edecek. B

Bunların biri de 19 Mayıs. 19 Mayıs 2008 günü, -tam sayısını hatırlamıyorum- 200'den fazla milletten gençler Türkiye'de toplanacaklarmış. Tarihi bir mekânda büyük bir konser verilecek ve dünya gençleri bir araya gelecek. O gün tabii Türkiye vitrine çıkacak; "islam karşıtlığı"na karşı modernliğini gösterecek, Avrupa Birliği'ne, her milleti bir araya getirebilecek ve bir arada eğlendirebilecek kadar medeni olduğunu gösterip "bir daha düşün" diyecek, reklam yapacak falan işte ve o kadar farklı milletten genci gerçekten eğlendirecek. Hatta Başbakan Erdoğan'ın sözleriyle bu şöyle olacak: "Avrupa, Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Uzak Doğu'dan; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi; binlerce genç konserde aynı şarkıları söyleyecek." Ressam, yazar, müzisyen, film yapımcısı, kültür endüstrisinin liderleri hep bir arada olacak ve birçok ülkede canlı yayınlanacak gösteriler bilmemne ve tabii ki konser canlı yayınlanacak.

İyi, buraya kadar güzel. Harika falan. Ama konserde "medeni Türkiye"yi temsil edecek, dünyaya gösterecek üstelik gençleri coşturacak isim biraz garip: Yusuf İslam.

AKP'yi bir yerde anlamak mümkün. Hani Bülent Ersoy'un ya da Pink Flamingos'tan da bildiğimiz Divine'ın travestiler için drag queen olması gibi kendi yolunun doğru olduğunu ispatlamaya çalışan ve hatta belki kafalarındaki dogmatik islamı her ülke/dünya vatandaşına zerk etmek isteyen AKP kurmayları için de doğru yolu bulmuş olan Yusuf İslam biçilmiş kaftandır, neticede o da birşeyden başka bir şeye dönüşmüş, bir çeşit drag queen'dir. Örnek gösterilebilir, kabul görmüştür, halinden memnun gibi görünmektedir. Refah tabanından gelme bir AKP müslümanı için Yusuf İslam bir dünya starıdır.


Burada önyargının, vizyonsuzluğun, dar kafalılığının resmini görmemek mümkün değil. Zira bir ideolojiye saplanmış bir insan için, o ideolojinin en starı evrenseldir. Söz konusu müzikse, o ideolojinin müziğini yapan en ünlü kişi dünyanın en önemli sanatçısıdır. Dinleyebileceği en üst düzey, en mest edici, en kaliteli müzik, onun yaptığıdır. Onu dinlerken evrensel bir müzik dinlediğine ve popüler olana sahip olduğuna inanır. Ötesi yanlış yolda olandır ve hiç bir zaman hayatının kesişmemesini istediği ötekidir.

Lakin Yusuf İslam bana hiçbir zaman medeniyeti çağrıştırmadığı gibi, eğlenmek için bir kere bile dinlediğimi hatırlamam, ki zaten ilahiyle eğlenen bir insan değilim. Hem sanırım Erdoğan veya Yusuf İslam'cılar da ilahilerle eğlenilmesini istemezler. Onu da şurdan tahmin ediyorum, bi keresinde radyoda müzik dinlerken bir ilahi çıktı. Baktım "Leylim Ley" türküsüne söz yazılmış, "Allah, illallah..." derken ilahi olmuş, eğlenmeye çalıştım dalgamı geçecektim babam kızdı, "İlahi ile dalga geçilmez" dedi.

Peki Yusuf İslam bu kadar dünya milletinden genci nasıl eğlendirip coşturacak? "Talaal Bedru Aleyna"yı bütün gençler hep bir ağızdan söyleyecek mi? Bu Yusuf İslam'a "Salavat"ı söyletin arkasına da bir "Salli ala Muhammed" bağlatıp, bu sözleri tekrar eden dünya gençlerini onlar çakmadan müslüman yapma çabası mıdır? Nedir?

İşte bunu düşünüyorum bu haberi duyduğumdan beri. "19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı"nda tüm dünyaya Atatürk'ü anarken, ulusal bir bayramı kutlarken ilahilerle seslenmenin nasıl bir şey olacağını merak ediyorum, garipsiyorum. Bunun bilinçsizce, akla gelen ilk ismi seçmekle geçiştirilebilecek bir şey olmadığını bilmeme rağmen kendi düşüncemle tartışıyorum: "Lan yoksa ben mi ırkıçıyım, ben mi islamofobik oldum çıktım" diye.

Yusuf İslam tercihiyle Türkiye'nin dünyaya söylediği bir yandan da şudur: "Medenileşmek, ilerlemek, her milleti kucaklamak istiyorsan Yusuf İslam'laş. Onun gibi batıya değil doğuya dön. Beni ifade eden medeniyet figürü bu, sakal, takke, ilahi..."

Biliyorum ki bunu, bunları kabul eden, seçen ve ses çıkarmayan garip Türk insanı, "O filmde Türk'leri nasıl göstermişler öyle ya develer geçiyor, sarıklı, sakallı adamlar falan..." diye hayıflanacak. Bunun ülkesini yansıtmadığını söyleyecek. Aslında gayet medeni bir ülkede yaşadığını düşünüyor olacak. Özellikle de medeniyetin bütün cihazlarını kullandığına inandırıldığı için (oysa yütub'dan başla diğer sansürlere hiç girmiyorum). Oysa maalesef o filmlerde görünce karşı çıktığımız ülkeden hiç bir farkımız yok. Apron'da deve keselim, dünyaya hacılarla ilahilerle seslenelim, cumhurbaşkanımızın, başbakanımızın eşlerinin kafasınd garip şekilli örtüler hatta belki el bile sıkışmıyorlar , şablondan çıkmış mis gibi hacıyağı kokulu siyasi bıyıklar... Bundan fazlası değiliz aslında... Kendimi Yusuf İslam konseriyle birlikte, doğduğum, büyüdüğüm, ağladığım, anladığım bu ülkede azınlık olarak hissetmeye başlayacağım 19 Mayıs gününü sabırsızlıkla bekliyorum. Her neyse, en azından o gün, bana azınlık olmanın ne demek olduğunu öğretecek ve belki o zaman buraya bunu yazmaktan başka bir şey yapmam gerektiğini anlarım...

17 Ocak 2008 Perşembe

Ayşeler irrite olmasın, garson da koklayabilsinler

Ayşe Arman hanfendi hazretlerinin yakın geçmişte yurt çapında infiale yol açan bir makalesi vardı. Söz konusu yazıda önce güzel kokmanın faziletlerinden, kendisinin güzel kokmaya verdiği önemden bahsederek giriş yapıyor, daha sonra geçenlerde (izafiyet teorisini çökerten sözcük) Dubai'den yaptığı kısa bir Türkiye ziyaretinde gittiği lokantada çalışan garsonların koltukaltlarından kesif bir ter kokusu yayıldığını, bunun ne kadar fena bir şey olduğunu, belirtiyor, garsonların koltukaltlarından yayılan o aşağılık kokunun kendisini nasıl da rahatsız ettiğinden dem vurarak, "yurtdışında bunları aştılar artık güzelim, garsonlara botoks yaptırıyorlar, onlar da terlemeyiveriyor." diyerek o günkü yazısını nihayete erdiriyordu. Günde 12 saat boyunca eşşekler gibi ordan oraya koşturan bu garson denen adamlara terlemeyi çok gören zihniyet, bize Dubai'den ithal edildi; ancak mevzunun yerli malı uygulamasını görmemiz de çok sürmedi. Geçenlerde (bak gene geçenlerde) gazetede bir haber okuduk. Falanca lokantanın sahibi bilmemkim, bütün garson kadrosunu almış, doktora götürüp botokslattırmış. Bundan sonra garsonlar, isteseler bile ter kokamayacaklarmış. Gerekçe olarak da, "Şikayetler alıyorduk" demiş adam. "Parfüm sürseler olmuyor mu?" diye sormuş muhabir. Olmuyormuş. "Peki günde 3-4 kere duş alsalar?", buna ne zaman, ne de imkan varmış. Haberi okuyunca birtakım düşüncelere garkoldum. Lan. Dedim. Ben. Dedim. Şu ülkede görüp görülebilecek en pis kebapçılarda bile yemek yedim. Dedim. Fakat. Dedim. Şimdiye kadar bir kez bile yemek yediğim mekandan "Of ya ne yivranç kokuyordu herif resmen sicim sicim terlemiş ANMNSNKYM HAYVAN!" diyerek çıktığımı hatırlamıyorum. Demek ki, bu kadın kazara böyle bir yere gelse, bu kokular arasında beş saniye içinde böcek gibi ters dönüp ölecek. Milletçe ter kokan garson terörüne bir şehid daha vermenin üzüntüsünü yaşayacağız. Dedim.

Peki kim bu garsonları şikayet edenler? Memlekette her lokantada, restoranda yemek yerken bir taraftan garsonlara koku testi yapan, tüm duyargalarını ardına kadar açarak oturan bir Ayşe Armanlar sürüsü mü var? Bu kadını artık biri durdurmayacak mı? Yedi nokta dört yetmedi mi? Olan koltukaltına botoksu yiyen garsoncuklara olmuş. Adamların terleme fonksiyonunu ellerinden almış Ayşe Arman burunlu curnalciler. İşin tıbbi tarafını pek bilemiyorum, bildiğim kadarıyla koltukaltından terle beraber toksin atar vücut, şimdi bu garsonlar (o iğrenç, kokuşmuş) vücutlarından o toksinleri nasıl atacaklar. Bunu da bilemiyorum. Zaten bunları bilmişiz bilmemişiz farketmez (mesajlı bitiriyorum), yeter ki Ayşe'nin içi rahat olsun. Dubai'den yurdumuza yaptığı kısa süreli ziyaretlerde yemeğini yerken, gönül rahatlığıyla içine çeksin o oha derecesinde lüks restoran havasını. Gerisi teferruat, gerisi tırt.

PS: garson değilim.

16 Ocak 2008 Çarşamba

Kurban derisi toplayan sünnetsiz kundakçı

Zaman Gazetesi'nin bu haberi harbiden de zanlı hakkında en detaylı ipuçlarını bile bizlere ulaştırıyor. Hani adamın çükünün detaylarını bile öğreniyoruz.

Bu noktada bir kundakçının sünnetli veya sünnetsiz olması ile kundakçılık marifeti arasındaki ilişkiyi ben çözemedim. Mesela "sünnetsiz kundakçı", "azılı katil" katil gibi bir şey midir? Gerçi "azılı katil"i de pek idrak edemiyorum ama hiç değilse bir kulak dolgunluğu var, "kurban sayısı 3'ten 5'ten fazladır" diye bir düşünce oluşuyor kafamda otomatik. Lakin bu haberi okuyunca kafamda "sünnetsiz çük" düşüncesi oluşuyor ki bu beni biraz etkiledi tabii. Üstelik islami zümreye haber ulaştıran bir gazetenin, okuyucusunun kafasında sünnetsiz çük slideshow'u yaratma çabasını da neye yorayım bilemedim.

Toplumu fanatikleştirme adına adeta nokta atışı yapan bu haber sünnetsizliğin toplum tarafından kabul edilmemesi gereken bir durum olduğunu öne çıkarıp provakasyon görevini layıkıyla yerine getirirken sünnetsiz insanı da güvenilmemesi gereken, suç işlemeye meyilli deyim yerindeyse tam bir holosko çocuğu olarak tanımlıyor.

DTP adına kurban derisi toplama meselesi ise apayrı. DTP karşıtı haberlere yüklenme mevzusunu bir derece anlıyorum. Her suçun başına DTP ekle gitsin. Ama bunu bari çocukça, amatörce, bu derece ciddiyetsiz yapma be kardeşim. Öyle bir şey söyle ki ben de düşüneyim, "ha DTP bu yüzden kötü, sahtekâr falan olabilir diyeyim". Bana ne adamın çükünden. Üstelik sen inanıyor musun yazdığın haberin gerçekçiliğine? Bugün sen çıksan dışarı DTP adına bağış toplamaya kalksan seni ağzını burnunu dağıtırlar lan. Üstelik gidip kurban derisi toplamış adam, kurban kesen kesim de DTP'ye vermiş derileri öyle mi? La git... manyak mısın nesin? Manşetine çıkanı gözlerin okusun bir ya.

Mesela Zaman Gazetesi şu haberi yapar mı? "Hacı sakallı adam kursa gelen çocukları taciz etti...", "başörtülü genç kız akp için kuyumcu soymuş", "sünnetsiz nurcu dua ederken aslında sadece ağzını oynatıyormuş..." Yapmaz. Zira işine gelmez. O yönlendirmenin ucu kendisine dokunur.

O zaman bunu da yapmamak lâzım değil mi? Ayrıca polisin neden adamın çükünü kontrol ettiğini de çözebilmiş değilim. Cinsel organın kişinin kimlik kartı mıdır? Oradan ne gibi bilgilere ulaşılır? Ya o çük 40 santimse? Buna hazır mısın?

Zaman Gazetesi'ni bu derece basitleştirilmiş ve açık bir provakasyonu manşet olarak verdiği için kınamak lâzım ama işte herkes kendi kesimine hitap eden yerden bağlıyor mevzuyu. Şimdi Cumhuriyet'e baksan fötr şapkasız kravatsız kundakçı falan der, akit'e bakmak bile istemezsin adamın koltuk altındaki kesilmemiş kıllarının sayısını ve kokusunun neye benzediğini bile yazmış olabilirler.

PS: sünnetliyim.

Radyo Merasturda Enkeste