Herkesin bir kişisel tarihi var ve herkesin bir kentle kişisel tarihi. Her kentin hususi tarihinin, o şehirde yaşamış veya yaşamakta olan insanların ortak tarihlerinde yer etmiş bazı öğeleri var. Kişilerin ilgilerine ve zaman geçirme şekillerine göre değişen bu öğeler arasında bahsim aslında daha çok yalnızken "ilgilenilen" ve bir başka boyuta geçildiği sonradan fark edilen yerler. Bu kimi zaman bir çay bahçesi, bir sinema, bir heykelin altı, bir biracı, masa tenisi salonu, bilardocu, kitapçı, atarici vesaire, herhangi bir yer olabilir.
İşte benim de kendi memleketimde hiç kimseyle değil, tek başına keşfettiğim, hep tek başıma gittiğim, oradayken dışarıdaki hayatı unutup kendimi kutsanmış bir çocuk ve halen "o çocuk" gibi hissedebildiğim yerlerden biriydi Kent Kitabevi. Aslında çok eskidir... Babam da Kent Kitabevi'nden almış Tommiks'lerini, Dedem de ikinci el ders kitaplarını Kent Kitabevi'nden almış. Ama Kent Kitabevi öyleydi ki, bir başkasına söyleyemezsin, "Ben şu, şu kitabı ordan aldım, kent'te bunları buldum" diye. Çünkü yağmalanır. Çünkü talan olur. Çünkü o zaman sana özel olmaz. Fiyatlar artar, bulacaklarını bulamazsın. Tabii ki böyle bir şey yok. Bir şeyler o kadar da çabuk bitmiyordu. Herkes Kent Kitabevi'ne gidiyordu, herkes biliyordu Kent Kitabevi'ni ama bahsedilmiyordu. İşte bu yüzden ben de kendi başıma bulmuştum.
'Kendimi buldum' bileli kendimi, çizgi-roman benim için hayatın vazgeçilmez anlamlarından biri, bir ulu önderdir. Kent Kitabevi'ne ilk kez girişim de böyle oldu. Camdaki Tommiks'leri görünce. Halen hatırlarım içerideki amcayı. Sonradan maddi olarak çok ilişkimiz olduysa da manevi olarak hiç bir zaman müşteri-tüccar ilişkisinin ötesine geçemedik. O gün de, bir kaç soru sordum, bana öyle davranmıştı ki, bu kadar kitabın içinde olan bir insanın bu kadar soğuk, bu kadar yabani ve canavar olmasına şaşırmış, bir daha da "fiyat" harici konuşmamıştım. Yıllarca Kent Kitabevi'nden alışveriş yaptım ve her defasında beni ilk defa görüyormuş gibi bir tavırla, en ufak bir samimiyet göstermeden ve "bir şey almayacaksan sktir git lan" dermiş gibi görünen gözlük üstü bakışlarıyla izledi.
Bizim oralara zaten her çizgi-roman gelmezdi. Her kitap da gelmezdi, dergi de. Biskim gelmezdi aslında. Anca Bruj Li, Brus Lee, Bruse Lie gibi yamuk kafalı, siyah önlüklü karatecilerin filmleri bir de raki, rambo, cüneyt arkın maceraları. Dergi de, bir kaç tane büyük dergi, gırgır, limon, leman, gerisi de askeriye namına poşet içi pompiş... Sahaf kültürü başka şehirlerde çok yaygın olabilir. Bundan benim hiç haberim yoktu. Annem babam azcık kendimi idare edebileceğime inandıklarında ve ben çocuk yaşımda yaptığım yaralamalardan sonra hapis hayatını da olgunlukla geçiştirince Ankara'ya gezmeye gidebileceğime karar verip iznimi onayladılar. İşte orada gördüm asıl sahafın ne olduğunu, sonra da o kadar çok sahaf gördüm ki İstanbul'da "yok ebesinin damunyası..." bile dedim hatta.
Bunun için, bir sahaf olarak Kent Kitabevi benim için yeri doldurulamaz bir mekândı. Aynı zamanda bir membağdı. Judas'ın hiç bir yerde bulunmayan sayılarını oradan almıştım mesela. Tamamı var, koklayıp sarılıyorum. Şimdi hepsini birden gebersen bulamazsın, bulsan yırtınır, alamazsın. Ama bu amca çizgi-roman biriktirmesine rağmen, nedendir bilmiyorum çizgi-
roman'ları nefret eder gibi satıyordu. Ulan koca Judas, çıldırsan bulamazsın kardeşim, "arkasından numarasını söyle der, söylersin sonra "al, tanesi 250.000 lira" deyip geçerdi. Hepsini numaralamıştı kitapların. Jaws, Hayat Mecmuası, Sas, Süper Korku serileri, Doğan Kardeş, Kinowa, Hey, artık ne ararsan vardı burda. Dersaneden kaçar, okuldan çıkar, alışveriş için çarşıya çıktığımızda uzar Kent Kitabevi'ne gider ne gelmiş, ne var diye bakardım. Bazen günde bir kaç kez. Bir çocuğu vardı amcanın, o da kenarda çizgi-roman falan okurdu. Belki ona kızdığından satıyordu çizgi-romanları.
Nostalji denen şeye 15 yaşımdan beri falan bağımlıyım sanırım. Bu neyin tesiri bilemem. Bir vurgun bu sevda. Arada bir nostalji krizi gelir. O zaman satın aldığım her şey nostaljik olmalı. Etrafımdaki her şey. Okuduğum kitap da, baktığım ekrandaki şey de. Hatta nostaljik, 75'ten kalma sek süt bulsam, içerim o an tereddütsüz.
Yıllar geçti ben İstanbul'a yerleştim. Ankara'ya gittim, arada sırada döndüm memlekete geldim. Her gelişimde uğradım Kent Kitabevine. Her gidişimde gençliğimle buluştum, o amcanın çocuğunun büyümesine şahit oldum. Gidip gidip kutsandım. Kent Kitabevi'ne her girişte her yaşımla buluşup o her yaşlarıma, yeni kitaplar, dergiler falan aldım. Bazen bir plak, bazen bir kaset, hediyenin büyüğü küçüğü olmaz bende benim bana...
Bundan iki sene önce tekrar gittim Kent Kitabevi'ne. Yıkıldım. Yerinde yok. Bomboş. O eskimiş mavi tabelayı göremeyince ne yapacağımı şaşırdım. Yok ulan imkânsız. Ne bileyim belki sanırım ve abarttığıma göre yüzlerce yıldır oradaydı Kent Kitabevi ve o amca. Etraftaki dükkanlara sordum tek tek. Çaycı bildi sonunda. "Onlar taşındılar, Ulu Camii'nin orda, elagöz bilgisayarın ilerden sağdan girince..." Oh ulan. Oh be...
Hemen bastım yürüdüm, hatta sanırım uçtum. Biraz sordum, sonunda buldum. Amcam bu defa hiç görmediğim daha eski, daha da eski şeyler çıkarmıştı ortaya. Ama artık İstanbul'daki sahafların fiyatlarından da haberdardı az çok belli ki veya benim bu Judas'ları falan ayıklamamdan, sinsice seri toplamalarımdan işkillendi, çizgi-roman'lara bayağı bir zam yapmış. 250.000 liraya verdiği Hayat Mecmuası olmuş 7,5 milyon. Neyse, ikna ettim çok aldım, kimse almaz dedim, param yok dedim, verdi ucuzdan. İyice bir rahatladım, aldım alacağımı. "Bu efsane bitemez kardeşim" dedim. Yerli kaya yerinde durur, yıkılmaz. Neşeyle, huzurla eve döndüm.
Aynı sene bir kaç ay sonra tekrar gittim. Dükkan kilitliydi. Yandaki çay ocağına sordum. "Abi artık pek gelmiyorlar, kafalarına göre, bazen açıyorlar, bazen açmıyorlar" dedi. yaklaşık 1,5
saat çaycıda çay içtim bekledim. "Hah, Muhammed geldi" dedi çaycı. Baktım bizim o küçük çocuk büyümüş, dükkana bakar olmuş. Koştum peşinden girdim. Bayağıdır açmamışlar sanki dükkanı. Çocuk bayağı isteksiz. "Amca nerde?" diye sordum "Hasta, gelemiyor artık yaşlandı, benim de okul mokul var bakamıyorum pek, arada bir açıyoruz" dedi. Lan, dedim n'oluyor. Amca gençti be daha. Ne hastalığı. Kent Kitabevi hastalanır mı? Kapanır mı? Hadi beni geç, sıfır kitap almaya parası yetmeyen ne yapacak? Bu milleti kim doyuracak. Öyle düşünceli salak etrafa bakarken amca geldi. Hemen tezgahın arkasına geçti. "Al onları al götür" dedi, gülümsedim. Hemen böyle artis artis arka sayfaya baktım, "numarası falan fişman" dedim, o da güldü, anladı, "onlar sen ne dersen o fiyata" dedi. Tom Braks'ların eksiklerini buldum aldım. Tanesini 3 kafaya. Böylece amcayla ilk "yakın" diyaloglarımızı yaşamış olduk. "Hatırlıyormuş yav" dedim, bir şeyler daha aldım çırptım çıktım.
Bugün, Engin'le büyüdüğüm caddelerde gezmeye çıktık. Laf döndü dolaştı Kent Kitabevi'ne geldi. "Lan ne günlerdi..." falan derken, ben şunu almıştım, şunları orada bulmuştum hesabına kaydık ve yine bir indirme yapmaya karar verdik. Hava buz, kar yağıyor, sırtım yavan. Engin yerin değiştiğini bilmiyormuş. Ona yeni yeri anlattım, başımdan geçenleri falan. İyice iştahlandı, kim bilir neler buluruz diye. Yürür müyüz, yürürüz lan, bas...
Yerine geldik, yerimiz yerinde yok. Yanlış mı geldik diye biraz dolandık. Yok. Benim suratım asıldı, Engin'in yüzü düştü. Bu sefer kesin gitmişti herhalde. "Yandım anam" diye bağırdım içimden.
Orda bir kaç dakika salak gibi kaldık. Konuşmadık da. Hep dönerci olmuş dükkanlar. Dönerden tiksindim.
Çay ocağı duruyordu, girdim, "Burda Kent Kitabevi vardı, ne oldu taşındılar mı" diye sordum, taşınmış olmaları umuduyla.
"Onlar bıraktı abi, particilik yapıyorlar artık" diye cevap verdi çaycı.
Particilik ne lan? Particilik bir iş mi? Böyle bir meslek dalı mı var, bundan geçiniliyor mu yani? Hasktürdülger.
Arada bir ben, 3 ayda bir Ahmet, 2 senede bir Engin, 3 yılda bir Nesrin, 40 yılda bir biraz umut uğrayınca olmuyor, yetmiyor demek ki. Kitap mitap bir yere kadar... Kokuşmuş eskilerin, farelerin kemirdiği yaprakların arasında ömür daha fazla gitmiyor demek. Allah'tan amca ölmemiş, ölmemiş ama hayallerimi öldürdü. Ben "o" olmak istiyordum, o amca, o sahaf, hiç değilse ve en azından evimde, onun dükkanının reprodüksiyonunu yapmak, bununla mutlu olmak için biriktiriyordum biriktirdiğim çoğu şeyi. "Bırak lan uğraşma, alma daha bir şey, sat yırt at ne varsa" dermiş gibi bırakıp gitmiş. Yumruklarımı sıkmışım, damarlarım patlayacak. Gözlerim yaşlı. Engin'e baktım, o da ağlamaklı.
"Koyyim ulan" dedi Engin, "Ne yani, ne yapacağız lan biz şimdi?"
"Geçmişimiz siliniyor oğlum" dedim "ihtiyarladığımızın işareti. Gençliği daha fazla hatırlamayın, o gitti diyorlar."
"İyi, ölmemiş bari" dedi.
"Lan" dedim "Bitirim Zeki"nin dükkanı da kaldırmışlar herhalde. Bu Market ne lan burda?"
"Olabilir. Kimse yedi cüceler oynamıyor artık demek ki" dedi.
Bir kaç adım daha attık. Bitirim Zeki'nin Yeri, aslanlar gibi duruyor yerinde. Oh. Hiç değilse o duruyor. Onu da bulamasaydım, artık ne zaman kendime gelirdim bilmiyorum. Kent Kitabevi'nin vurgununu birden bire aklıma gelen Bitirim Zeki biraz olsun unutturdu. Fazla sürmez, etrafı özel hastane, market falan olmuş. Bir kaç yıl sonra Bitirim Zeki'nin ufak sigaracı dükkanını da kaldırırlar, yok ederler. Zaten kendisi için yapılmış şu her zerresine kadar dandik haber, onun "yok olabilen" biri olduğunu kanıtlıyor.
Akşam oldu. Engin'i bıraktım. Yarın döneceğim. Ama gece yatmadan aklıma yine girdi.
Kent Kitabevi efsanesi bitti.
İçimden hayaller ve yıllar kopup gitti.
Particilik yapıyorlarmış.
Hayatımın neresinde kaldığımı ve hayatımın herhangi bir neresine nasıl dönebileceğimi artık bilmiyorum gibiyim.
Bu da geçer ama izi kalır gibiyim.
Sallanan, paslanmış, delik deşik, eski mavi bir Kent Kitabevi tabelası gibiyim.
Biraz bayağı üzgün gibiyim be Kinowa.

'Kendimi buldum' bileli kendimi, çizgi-roman benim için hayatın vazgeçilmez anlamlarından biri, bir ulu önderdir. Kent Kitabevi'ne ilk kez girişim de böyle oldu. Camdaki Tommiks'leri görünce. Halen hatırlarım içerideki amcayı. Sonradan maddi olarak çok ilişkimiz olduysa da manevi olarak hiç bir zaman müşteri-tüccar ilişkisinin ötesine geçemedik. O gün de, bir kaç soru sordum, bana öyle davranmıştı ki, bu kadar kitabın içinde olan bir insanın bu kadar soğuk, bu kadar yabani ve canavar olmasına şaşırmış, bir daha da "fiyat" harici konuşmamıştım. Yıllarca Kent Kitabevi'nden alışveriş yaptım ve her defasında beni ilk defa görüyormuş gibi bir tavırla, en ufak bir samimiyet göstermeden ve "bir şey almayacaksan sktir git lan" dermiş gibi görünen gözlük üstü bakışlarıyla izledi.
Bizim oralara zaten her çizgi-roman gelmezdi. Her kitap da gelmezdi, dergi de. Biskim gelmezdi aslında. Anca Bruj Li, Brus Lee, Bruse Lie gibi yamuk kafalı, siyah önlüklü karatecilerin filmleri bir de raki, rambo, cüneyt arkın maceraları. Dergi de, bir kaç tane büyük dergi, gırgır, limon, leman, gerisi de askeriye namına poşet içi pompiş... Sahaf kültürü başka şehirlerde çok yaygın olabilir. Bundan benim hiç haberim yoktu. Annem babam azcık kendimi idare edebileceğime inandıklarında ve ben çocuk yaşımda yaptığım yaralamalardan sonra hapis hayatını da olgunlukla geçiştirince Ankara'ya gezmeye gidebileceğime karar verip iznimi onayladılar. İşte orada gördüm asıl sahafın ne olduğunu, sonra da o kadar çok sahaf gördüm ki İstanbul'da "yok ebesinin damunyası..." bile dedim hatta.
Bunun için, bir sahaf olarak Kent Kitabevi benim için yeri doldurulamaz bir mekândı. Aynı zamanda bir membağdı. Judas'ın hiç bir yerde bulunmayan sayılarını oradan almıştım mesela. Tamamı var, koklayıp sarılıyorum. Şimdi hepsini birden gebersen bulamazsın, bulsan yırtınır, alamazsın. Ama bu amca çizgi-roman biriktirmesine rağmen, nedendir bilmiyorum çizgi-

Nostalji denen şeye 15 yaşımdan beri falan bağımlıyım sanırım. Bu neyin tesiri bilemem. Bir vurgun bu sevda. Arada bir nostalji krizi gelir. O zaman satın aldığım her şey nostaljik olmalı. Etrafımdaki her şey. Okuduğum kitap da, baktığım ekrandaki şey de. Hatta nostaljik, 75'ten kalma sek süt bulsam, içerim o an tereddütsüz.
Yıllar geçti ben İstanbul'a yerleştim. Ankara'ya gittim, arada sırada döndüm memlekete geldim. Her gelişimde uğradım Kent Kitabevine. Her gidişimde gençliğimle buluştum, o amcanın çocuğunun büyümesine şahit oldum. Gidip gidip kutsandım. Kent Kitabevi'ne her girişte her yaşımla buluşup o her yaşlarıma, yeni kitaplar, dergiler falan aldım. Bazen bir plak, bazen bir kaset, hediyenin büyüğü küçüğü olmaz bende benim bana...
Bundan iki sene önce tekrar gittim Kent Kitabevi'ne. Yıkıldım. Yerinde yok. Bomboş. O eskimiş mavi tabelayı göremeyince ne yapacağımı şaşırdım. Yok ulan imkânsız. Ne bileyim belki sanırım ve abarttığıma göre yüzlerce yıldır oradaydı Kent Kitabevi ve o amca. Etraftaki dükkanlara sordum tek tek. Çaycı bildi sonunda. "Onlar taşındılar, Ulu Camii'nin orda, elagöz bilgisayarın ilerden sağdan girince..." Oh ulan. Oh be...
Hemen bastım yürüdüm, hatta sanırım uçtum. Biraz sordum, sonunda buldum. Amcam bu defa hiç görmediğim daha eski, daha da eski şeyler çıkarmıştı ortaya. Ama artık İstanbul'daki sahafların fiyatlarından da haberdardı az çok belli ki veya benim bu Judas'ları falan ayıklamamdan, sinsice seri toplamalarımdan işkillendi, çizgi-roman'lara bayağı bir zam yapmış. 250.000 liraya verdiği Hayat Mecmuası olmuş 7,5 milyon. Neyse, ikna ettim çok aldım, kimse almaz dedim, param yok dedim, verdi ucuzdan. İyice bir rahatladım, aldım alacağımı. "Bu efsane bitemez kardeşim" dedim. Yerli kaya yerinde durur, yıkılmaz. Neşeyle, huzurla eve döndüm.
Aynı sene bir kaç ay sonra tekrar gittim. Dükkan kilitliydi. Yandaki çay ocağına sordum. "Abi artık pek gelmiyorlar, kafalarına göre, bazen açıyorlar, bazen açmıyorlar" dedi. yaklaşık 1,5

Bugün, Engin'le büyüdüğüm caddelerde gezmeye çıktık. Laf döndü dolaştı Kent Kitabevi'ne geldi. "Lan ne günlerdi..." falan derken, ben şunu almıştım, şunları orada bulmuştum hesabına kaydık ve yine bir indirme yapmaya karar verdik. Hava buz, kar yağıyor, sırtım yavan. Engin yerin değiştiğini bilmiyormuş. Ona yeni yeri anlattım, başımdan geçenleri falan. İyice iştahlandı, kim bilir neler buluruz diye. Yürür müyüz, yürürüz lan, bas...
Yerine geldik, yerimiz yerinde yok. Yanlış mı geldik diye biraz dolandık. Yok. Benim suratım asıldı, Engin'in yüzü düştü. Bu sefer kesin gitmişti herhalde. "Yandım anam" diye bağırdım içimden.
Orda bir kaç dakika salak gibi kaldık. Konuşmadık da. Hep dönerci olmuş dükkanlar. Dönerden tiksindim.
Çay ocağı duruyordu, girdim, "Burda Kent Kitabevi vardı, ne oldu taşındılar mı" diye sordum, taşınmış olmaları umuduyla.
"Onlar bıraktı abi, particilik yapıyorlar artık" diye cevap verdi çaycı.
Particilik ne lan? Particilik bir iş mi? Böyle bir meslek dalı mı var, bundan geçiniliyor mu yani? Hasktürdülger.
Arada bir ben, 3 ayda bir Ahmet, 2 senede bir Engin, 3 yılda bir Nesrin, 40 yılda bir biraz umut uğrayınca olmuyor, yetmiyor demek ki. Kitap mitap bir yere kadar... Kokuşmuş eskilerin, farelerin kemirdiği yaprakların arasında ömür daha fazla gitmiyor demek. Allah'tan amca ölmemiş, ölmemiş ama hayallerimi öldürdü. Ben "o" olmak istiyordum, o amca, o sahaf, hiç değilse ve en azından evimde, onun dükkanının reprodüksiyonunu yapmak, bununla mutlu olmak için biriktiriyordum biriktirdiğim çoğu şeyi. "Bırak lan uğraşma, alma daha bir şey, sat yırt at ne varsa" dermiş gibi bırakıp gitmiş. Yumruklarımı sıkmışım, damarlarım patlayacak. Gözlerim yaşlı. Engin'e baktım, o da ağlamaklı.
"Koyyim ulan" dedi Engin, "Ne yani, ne yapacağız lan biz şimdi?"
"Geçmişimiz siliniyor oğlum" dedim "ihtiyarladığımızın işareti. Gençliği daha fazla hatırlamayın, o gitti diyorlar."
"İyi, ölmemiş bari" dedi.
"Lan" dedim "Bitirim Zeki"nin dükkanı da kaldırmışlar herhalde. Bu Market ne lan burda?"
"Olabilir. Kimse yedi cüceler oynamıyor artık demek ki" dedi.
Bir kaç adım daha attık. Bitirim Zeki'nin Yeri, aslanlar gibi duruyor yerinde. Oh. Hiç değilse o duruyor. Onu da bulamasaydım, artık ne zaman kendime gelirdim bilmiyorum. Kent Kitabevi'nin vurgununu birden bire aklıma gelen Bitirim Zeki biraz olsun unutturdu. Fazla sürmez, etrafı özel hastane, market falan olmuş. Bir kaç yıl sonra Bitirim Zeki'nin ufak sigaracı dükkanını da kaldırırlar, yok ederler. Zaten kendisi için yapılmış şu her zerresine kadar dandik haber, onun "yok olabilen" biri olduğunu kanıtlıyor.
Akşam oldu. Engin'i bıraktım. Yarın döneceğim. Ama gece yatmadan aklıma yine girdi.
Kent Kitabevi efsanesi bitti.
İçimden hayaller ve yıllar kopup gitti.
Particilik yapıyorlarmış.
Hayatımın neresinde kaldığımı ve hayatımın herhangi bir neresine nasıl dönebileceğimi artık bilmiyorum gibiyim.
Bu da geçer ama izi kalır gibiyim.
Sallanan, paslanmış, delik deşik, eski mavi bir Kent Kitabevi tabelası gibiyim.
Biraz bayağı üzgün gibiyim be Kinowa.
Yorumlar
ZP